19 Haziran 2015 Cuma

EV

Dışlanmışlığı kadar etkilendiği sadece bir şey vardı. O da, yağmurun en olmadık zaman dilimlerinde yağıyor olmasıydı. Ne zaman kendine bir ev yapmaya kalksa; kalktığı gibi, şimşekler ve gök gürültüleri eşliğinde yağabildiğince yağıyordu yağmur. Islanmak sorun değildi elbette ama az ötede yağsındı! Nedeni bilinmez, 'evim' dediğin yerin içinde bulunmak, insana garip bir şekilde huzur veriyordu. Sahi, bu nedendi? Belki de insanın en vahşi dürtüsüydü bir eve sahip olmak. Adeta bir parçanmış gibi onu koruyup kollamak, birlikte yaşamak. Fakat, Tanrı; O'nu belli ki evsizlikle sınıyordu. Tanrı neden O'nun da bir evi olsun istemiyordu ki! Yağmur yarın yağsa ne olurdu sanki? Yine de yağmur için şükür duası etmişti. Yağmur yavaşça azalırken, büyük bir yaprağın altına şinmiş, ağaçların arasından şelaleyi izliyordu. 'Ev' üzerine düşünmüştü yağmur boyunca. Aniden aklına bir soru takıldı. Ellerine baktı, ayaklarına. Acaba, insanın ilk evi, bedeni olabilir miydi? Kendisinden ziyade, kendi evine mi ev yapmaktı tüm çabası! Kafası karışmıştı.

Yücel GÖKÇEK

SIRADAN İNSANLARIN YAŞADIĞI ŞAŞILACAK OLAYLAR



    On dört yaşına yeni basmıştı. On üç yaşına dek her doğum gününü dedesiyle birlikte geçirmiş olması, bu yıl yeni yaşına değil de, büyük bir boşluğa girmiş olmasını temsil ediyordu sanki. Ne gözlerine pırıl pırıl bakan biri, ne de günün ilk ışıklarıyla birlikte İstanbul sokaklarında güle eğlene gezindiği, kalın parmaklı, buruşuk ve kocaman güvenilir bir el vardı, elinden tutan. Artık doğum günleri, pastadan, üflenen mumlardan, alkışlardan ve ilgilenilen misafirlerden ibaretti.

    Dokuz yaşından sonra, masalların yerini hikayeler almıştı. Sıcacık sobanın kenarına minder atar, dedesinin anlattığı hikayeleri dinlerdi. Bazılarında acayip canavarlar, bazılarında denizciler, çoğunda da sıradan insanların yaşadığı şaşılacak olaylar. Bazı akşamlar hikaye anlatmak istemezdi dedesi. Neden diye sorduğunda, "Dertliyim evladım." derdi. Dedesine göre, dertlenmek insanı dinç tutardı. İyice dertlenen bir insan, bir kaç zaman sonra hiç olmadığı kadar dinç olurdu. "Bu insanın gizli güçlerinden biridir." derdi dedesi. O yüzden, ne zaman dertli olduğunu söylese, dedesini rahat bırakıp başka şeylerle ilgilenmeye çaba gösterirdi.

    Yaz akşamlarındaysa en çok sevdiği, gözyüzünü izleyip bir yıldız kaydığında ertesi gün gerçekleşmesini istediği bir dilek tutmaktı. Dilek tutmayı dedesi öğretmişti ve her zaman söylerdi, "Bir dileğin varsa, hayata daha çok bağlanırsın. Dileklerine sevdiklerini de dahil et, yoksa dileğini yaşarken eksik kalırsın." O da hep, ertesi gün dedesiyle yepyeni bir yer keşfetmeyi dilerdi. Yine bir yaz gecesi tuttuğu dileğin sabahında, dedesi tek başına çıkmıştı keşfe. Oysa O' nun dileği, yeni yerleri birlikte keşfetmekti.

    Bir kitap bulmuştu dedesinin gidişinden dört ay kadar sonra. Üzerindeki tozu pantolonuna silmiş, adını okumuştu; 'Uzay ve İnsan' kapağını açtığında dedesinin el yazısıyla, on dördüncü yaş günü hediyesi olduğuna dair bir not bulmuş ve ve kalbi bir davul gibi atmaya başlamıştı. Kitabı ıslatmamak için damlamadan siliyordu göz yaşlarını. Bazı cümlelerin altını çizmiş, bazı sayfalara ise notlar yazmıştı dedesi.
    Bir kaç gün sürdü koca kitabı bitirmesi. Son sayfaya geldiğinde kendisini büyümüş ve eksilmiş hissediyordu. Çünkü artık, yıldız kaymasının gerçekte nasıl olduğunu biliyordu. Dedesini düşünmeye başlamıştı. Dedesi de biliyor olmalıydı bunu, kitabı okumuştu. 'Peki neden, her yıldız kaydığında gözlerimizi kapayıp heyecanla dilek tutardık!' diye düşünürken, bir son bir nota rastladı, son sayfada. " İçindeki çocuğun hayalleri, öğrendiğin gerçeklerden her zaman bir adım önde olsun evlat. Dilek tutmayı ihmal etme." Anlamıştı. Duraksadı, gülümsedi ve eline bir kalem alıp notun altına ekledi, "Etmem dede." .

    Yücel GÖKÇEK

8 Haziran 2015 Pazartesi

OLUŞUM VE ÖLÜŞÜM



Mers: anlamak istiyorum Tanrı Pia. Anlat bana. Özü nedir insanın. Anlat.

Pia: Su.

Mers: Su!

Pia: insanın özü suya benzer Mers. ne rengi vardır ne de şekli. hem tuzu yoktur, tatlı değildir hem. fark ederse dost olur. farkında değilse, hissetmiyorsa; düşman.

Mers: düşman... peki ya düşman nedir Tanrı Pia. düşmanığı anlat bana. bilmek istiyorum.

Pia: düşman... kendisinden başkası değildir insanın. ve bir başkasını düşman ilan eden insan; koşar gib kaçar kendinden. fark etmeden kaçar. belki korkar. savaşlar verir fark etmemek uğruna. kanlar akar. acılar duyar, duyurur. oysa, her kim kendi özünü fark edip; düşmanı anlamaya kalksa. ne düşmanlığı kalır düşmanın, ne de dost olmaya ramak kalır arada.

Mers: oysa öyle demez, adının geçtiği hikayeler. ''düşmana dost olanın ne farkı kalır düşmandan'' der cümleler.

Pia: sözcükler Mers... sözcükler de tıpkı düşünceler gibi.. kopamadığı oyuncağı gibidir insanın.


Yücel Gökçek

OLUŞUM VE ÖLÜŞÜM adlı tiyatro metninden alıntıdır.

11 Nisan 2015 Cumartesi

ÖZE TIRMANIŞ


İnsanlardan uzaklaşıp dünyaya yakınlaşmak,  insanın kendine yakınlaşmasını sağlıyor aynı zamanda. Zamanın içinde savrulmaktan ziyade; savrulurken tutacak bir el aramaya cebelleşmektense sükutla, el aramakta olan elin, diğer elini tutuveriyor. Kendini fark ettiğin günden bu yana kabullenememiş olduğun yalnızlık gerçeğini bir bilge edasıyla hazmediveriyorsun. Burada yalnız olmak güzel.

Bugün, dağlara yolculuğumun kırk ikinci günü. Şuanda yirmi yedinci dağın zirvesindeyim. Bu arada zirve dediğime bakmayın, o kadar da yüksek bir dağ değil. Fakat güzel, çok güzel. Bu güne değin hissetmiş olduğum en güzel hazdan daha güzel. Başta hayal ettiğiniz kadar yüksek olmamasına rağmen, geceleri yıldızların arasında yatıyormuş hissiyatı veriyor insana. Oksijen; beni hayatta tutmaktan ziyade, hayatı bende tutabilecek seviyede.  
Birazdan hava kararacak.  Bir ateş yakmalıyım. Sonra da ben ve hayatıma girmiş ve hatırlamakta güçlük çekmediğim tüm insanlar oturur ısınırız ateşin başında. Üşümeyiz.  Dağda ateş yakmanız düşünsel olarak çok basit. Isınmaya ihtiyaç duyduğunuzda, etraftan odun topluyor ve çakmak, kibrit veya ilkel bir yöntemle ateş yakıyorsunuz. Hepsi bu! Düşüncelerinizi yorabileceklerin hepsi! Şehrin içini düşünmek bile, bu düşüncelerin kat be kat artmasına neden oluyor. Isınmam gerek, bir ateş yakmalıyım, fakat ateş yakarsam başıma ne gelir? Belki hapse gireceğimizi bile düşünebiliriz sonunda! Oysa burası özgürlük gibi! Özgürlüğün ne demek olduğunu bilmediğim halde üstelik. Sanki özgürlük, bu demek!
Şimdi biraz ısınayım. Tekrar yazacağım. Güneş battı. Hava kararmadı fakat iyice soğudu. Hem sıcak bir çay demler, sevdiğim sevmediğim herkesle, herkesçe hayatı sorgular, cevaplardan tatmin olmayız. Sonra susar, doyasıya yıldızlara bakarız. Bize hayret verici gelmeyene dek!


Patikli Süvari