21 Eylül 2013 Cumartesi

ARAF

Her şey, ölümüyle başlamıştı. hatırlıyordu. tükenmişliğiyle uzandığı toprağın tozu sinmemişti henüz üzerine. sinmesine de yıllar vardı. haftalar. günler. saatler. saniyeler. an'lar. anlamıştı. kapalıydı gözleri. gözleri açıkken anlamıştı. ya yeniden doğduğunda anlasaydı? zamanı kendi lehine hiç edebilir miydi anlasaydı? belki.

 Aniden gelmişti ölüm. önce küçük bir sızı hissetmiş, ardından  katlanamayacağı bir acıya dönüştürmüş bedeni sızıyı; öpüşmüş, koklaşmış ve acı anlamsızlığa bürünmüştü benliğinde. ölümüne karar kıldığında, yeniden doğacağını bilse, kılar mıydı ölümü bir karar? bu soruyu anlamsızca terk etmişti cevap verme isteği oluşum aşamasına dahi geçmeden. adını hatırlamıyordu. altında ve üstünde boşluk hissediyordu. düşüyordu!

 zamansızlığın hükmettiği boştukta düştü. göremeden, duyamadan, koklayamadan, tadamadan... düştü. tek hissettiği, hissettiğiydi. ne o, boşluğa fazla geliyordu, ne boşluk eksik kalıyordu ona. düştü. düşlüğünü anlamlandıramadan düştü.

gözleri açıldığında dünyayı gördü sandı önce, fakat nasıl bir dünyaydı burası. dünya mıydı? ölmüş değil miydi, evvelinden! ölüm de neyin nesiydi? aldığı nefesti, evet. etrafı insanlarla çevriliydi. her yerde insanlar vardı. fakat konuşmuyorlardı kendi aralarında. gülümsüyor kimi, kimi hüzünlü, kiminin burnu akıyor çocuk henüz. her yer toprak! ne bir yeşil var, ne de fidan dikmiş insanlar! kuş seslerini duyması güzeldi, fakat neredeydi sesleri havayı dolduran kuşlar! hem bir kuş gibi hissediyordu, kafes gibi hem! kafesteki bir kuş olamıyordu! etrafı süzdü etraflıca.. neresiydi burası?

 Bir ses duydu, anlamsızdı fakat çok net duyuyordu anlamsızlığı. nereden geliyordu bu ses! ayaklarına eğdi başına. ayakları çıplaktı. anlamak için eğildi ayaklarına. sessizdi ayakları. ses topraktan geliyordu! uzanıp toprağa dayadı kulağını. annesinin sesini anlamaya çalışan bir bebek gibiydi..... duydu! bu kendi sesiydi. kendi sesini duydu!

" burası araf "  dedi toprak.... sustu.

 aradan kaç zaman geçmişti, bilmiyordu. ne bir yudum su içmişti, ne bir lokma koymuştu ağzına. tad almayı unutmuştu. zamanı düşünmüyordu artık. anlamıştı; burada her şey bir an' dı. bir an'ın sonsuzluğundaydı. bitmek tükenmen bilmeyen bir an'ın tam ortasında.

 uzun uzadıya izlemiş insanları, yüzlerindeki, benliklerindeki her duguyu derinlemesine hazmetmişti. gitmek istiyordu artık. bu an' da sıkışıp kalmıştı. bitsin istiyordu artık.. öfkeleniyor, ağlıyor, gitmek isteğine karşılık bir kapı bulamıyordu. ses verdi toprak! çölde, kuruyan dudaklarına su bulmuş gibi dayadı kulağını toprağa.

 toprak, " iki yolu var" dedi. ilkini, ilk söyledi. "öldür" dedi. öldür... duyduğunda titredi varlığıyla yokluğunu kestiremediği benliği... durmadı. doğruldu eğildiği yerden. önce topraktan, ardından uzaklaştı çıplak ayaklarından. gördüğü bildiği her şeyi öldürdürdü. kendini kurtarmak için öldürdü. kurtulmak için öldürdü. ne kan olmuştu elleri, ne de bileklerine  prangalar giymişti. yalnız, yokluk hissediyordu kendinde. iyi de yoktu ki çokluk evvelinde. bu yokluk ta neyin nesiydi!

 uzanmış toprağa, dayamış kulağını an' ın  sonsuzluğunda kaç vakit; vakitsiz suskunluğuna bırakmıştı kendini.. toprağa bırakmıştı. ne kendi vardı ortalıklarda, ne topraktan gelen kendi sesi. ne kadar olmuştu güneş batmayalı... gece bitmeyeli ne kadar olmuştu?

 seslendi toprak, sesinin sahibine seslendi.  " ikinci yol " dedi toprak, durdu... iyice dayadı kulağını sesine, kollarını açtı.. onu almasını istiyordu, tüm benliğiyle istiyordu sesine kavuşmak.. tekrar konuştu toprak, "paylaş"  dedi toprak. "kendini paylaş"  " ne varsa senden başka, onunla paylaş"

 kalktı aniden ayağı. ilk adımıyla birlikte bakakaldı. ne kalmıştı ki geriye, bir yokluktan başka! elleriyle yok etmişti her şeyi. araftan çıkacağı kapıyı kendi elleriyle yok etmişti. yokluğu bu ellerle var etmişti... olduğu yere yığıldı sırt üstü... her şey, ölümüyle başlamıştı. hatırlıyordu. tükenmişliğiyle uzandığı toprağın tozu sinmemişti henüz üzerine. sinmesine de yıllar vardı. haftalar. günler. saatler. saniyeler. an'lar. anlamıştı. kapalıydı gözleri. gözleri açıkken anlamıştı. ya yeniden doğduğunda anlasaydı? zamanı kendi lehine hiç edebilir miydi anlasaydı? belki.


Patikli Süvari

6 Eylül 2013 Cuma

DUVARSIZ ODA



Ağlarken üzülme dost.
Kim görmüş, bulutun yağmur bırakırken nemlendiğini gözlerinin.
Haykır, fakat sinirlenme.
Bir bebeğin acıktığında nasılsa tavrı, öyle ol; sade ve istekli.
Yalnızlığa karşı sade ol, sustur içindeki kalabalığı.
İçinde kendine ait bir odan olsun misal, belki duvarsız.
Dinle...
Kendini dinle.
Konuşmadan içten içe; kendi özünü dinle.
Sen gerçeksin, gerçekliğini dinle.
Düşünmeden dinle.
Özünle, özünü dinle; ve sade ol.
Tüm duygulara karşı sade.
Savaşmadan, sade.

Patikli Süvari