25 Temmuz 2013 Perşembe

HA YERYÜZÜNDE ÇÖPÇÜ, HA GÖKYÜZÜNDE YAĞMUR BULUTU




Bir yıldız gibi düşün ve bir gece gibi güneş! ekmeğin peşine düşün ve bir işçi kadar içli! soluduğun hava gibi yok ve bayat sağdığın süt! insan kadar yok ve oturan bir bok kadar çok! durulmaz ırmaklar kadar çağıl ve kendin olabildiğince durul! hazır ol ve rahatla yada rahatlamaya hazır ol! oku! okula gitmiyorsan bile oku la! sana sıra gelene kadar sus ve dinlerken içinden konuşma! bir asfalt kadar hiç ve yeşil kadar ant iç! bir fani kadar burada ve bir anne kadar yokla!  bir insan gibi siktir et yada bir insan gibi merak et! 

Patikli Süvari

11 Temmuz 2013 Perşembe

DEVEKUŞU KAFASI

- evet. benimle konuşmak istiyordun. konuşalım.
- yani, aslında konuşacak pek bir şey yok!
- o halde neden konuşmak istedin?
- söylemek istediklerim iki cümleyi geçmez belki.
- iki cümlede söyle o halde. dinliyorum.
- pekala... ben artık seninle yapamıyorum. buraya kadarmış!
- demek benimle yapamıyorsun! neden peki?
- neden mi? sen farkında değil misin! yürümüyor işte. bunun sen de farkındasın. birbirimize oyun oynamamızın hiç bir faydası yok artık!
- ben öyle hissetmiyorum.
- demek öyle hissetmiyorsun! aramızdaki güven problemi senin ilgi alanına girmiyor mu yani?
- güven problemi mi? güven nedir bana açıklar mısın?
- ne demek güven nedir? güveni bilmeyecek kadar aptal olmadığını biliyorum. saçmalama lütfen!
- elbette biliyorum. sadece senden dinlemek istiyorum. madem güven problemi yaşıyoruz, öncelikle problemini yaşadığımız şeyin ikimiz açısından da ne anlama geldiğini bilmemiz gerekir.
- yani, güven işte. beni bir gün terk edip gidebileceğini düşünüyorum bazen. bazen de beni aldata bileceğini. hatta aldattığını bile!
- anladım! peki sana bir soru; her gün işe gidiyorsun değil mi?
- evet! ne alakası var?
- işe neyle gidiyorsun?
-otobüsle.. de ne alakası var.. yine saçmalamaya başladın!
- peki her Allah'ın günü bindiğin ve hiç tanımadığın otobüsün şoförüne, hayatına mal olabilecek bir kaza yapma ihtimali olmasına rağmen kayıtsız şartsız güveniyorsun da, iki sene beş aydır tanıdığın bana mı güvenmiyorsun! hepsini geçtim; insan yaşamadan nasıl bir sonuca ulaşa bilir! senin sarf ettiğin sebepler bir anlamda şuna çıkıyor; "ya ben günün birinde ölebilirim, bu yüzden şimdiden intihar etsem iyi olacak!". tamam. dilediğini yap. şimdi buradan kalk ve gönül rahatlığıyla hayatına devam et. emin ol ki senin hakkında -olumlu yada olumsuz- hiç bir düşünceye sahip olmayacağım! hayatına başka bir insan girebilir, onu sevebilir, güvene bilirsin. yalnızca şunu bilmelisin; insanlar, belki buna ben de dahilim, güven duygusunu sahiplenme duygusuyla karıştırıyorlar, bu yanılgıya düşme, hayatındaki herhangi biri, kendi hayatına, kendi isteklerine, daha doğrusu kendi doğrularına yönelik bazı kararlar alarak hayatlarını karakterlerini üstelik cümlelerini dahi değiştire bilir. bu seni sarsmasın. güven duygusu; hayatındaki yahut hayatının ucunda kıyısında var olan birinin, senin isteklerine, senin felsefene göre yaşaması değil, sana ve düşüncelerine açık olmasıdır. güven; karşındaki insanın yalanlarla, senin gerçekliğini çalmamasıdır. güven, bazen; sadece kayıtsız şartsız dinlemesidir karşındakinin seni, yargılamadan, sorgulamadan... bizler, güven duygusunu o kadar aşağıladık ki, kendimize üç oda bir salon dörtgen duvarlar örüp içine girdik ve hayatın tüm kötülüklerinden saklandığımızı korunduğumuzu düşündük. hayat öyle bir oyundur ki; senin koca dünyada yaşayacağın tüm kötülükleri, sana; üç oda bir salon dörtgen duvarlarla çevrili sığınağında yaşatır. tabi mutlulukları, sevinçleri de. bu yüzden, güven duygusunu bu kadar küçültüp, bu güzel duygunun arkasına saklanma, çünkü sen, saklanırken ne kadar sıkı kapatsan da gözlerini, dışarıdan görünüyorsun!
- bitti mi?
- evet.
- o halde ben gidiyorum. sana ve gerizekalı felsefik düşünce yapına mutluluklar!
- teşekkür ederim..

Patikli Süvari

10 Temmuz 2013 Çarşamba

DÜNYADA ON ÜÇ GÜN

Bugün tam on üçüncü gündü. Akşama doğru yağmur yağmaya başladı. Sanırım yedinci yada sekizinci günde kendime sığınacak bir yer bulabilmiştim. Aslında kendime dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Etrafımdaki canlılara dair de. Nedenini bilmediğim bir şekilde gözlerimi sokakta açtım, ve yalnızdım. Yalnızlık bana pek ağır gelmedi çünkü böyle başlamıştım yaşamaya. Anne miydi o sözcük? Evet galiba anne idi. Hiç görmedim açıkçası. Dedim ya sokakta açtım gözlerimi, aç ve yalnızdım. İç güdüsel bir durum. Yani öğrenmek isteyenler için söylüyorum;  evet evet, yemek yeme ihtiyacı, tamamen iç güdüsel. Aslında neyi yiyip neyi yememen gerektiğine tamamen damak zevkin karar veriyor. Tabi damak eğrisi yüksek olanlar çok daha şanslı. Ben de o şanlı olanlardanım işte. En güzel yiyeceğim, sosis, kaşar,sucuk  ve soslu pizza. Allah’ım bayılıyorum bu lezzete. Hele bir de iki dilimse, değmeyin keyfime, yerlerde yuvarlanarak yiyorum resmen sabahlara kadar.
 Aslında hayatım oldukça keyifli, gündüzleri genelde miskin miskin uyuyorum. Çok sıcak oluyor çünkü, galiba bu sıcağın adına ‘yaz’ deniyormuş. Benden daha büyük bir arkadaş söyledi.  Ben biraz daha büyüyünce bana bu şehri ve nerelerden daha kolay yemek bulabileceğimi öğreteceğine söz verdi. İki gündür yok ama gelecek, çünkü söz verdi. Kesin bir yerlerde birilerinin O’na ihtiyacı olduğundandır bu kayboluşu. Gelecek, söz verdi.
Ben bunları düşünürken başım dönmeye başlamıştı yattığım yerden.  İki gün olmuştu hiçbir şey yemeyeli, artık bir şeyler yemeliydim.  Ayağı kalktım güç bela. Tam olarak dengemi sağlayamıyordum ama yine de yürümeyi başarabilirdim. İlk gideceğim yer çöplerin biriktiği köşe olacaktı. Işıkların olduğu köşe.  Gözlerim biraz bulanık görüyordu açlıktan, ama bulanıkta olsa çöp yığınını görmem gerekmez miydi? Görememiştim. İkinci seçeneğim biraz zorluydu. Diğer çöp yığını. Onun için ise karşıya geçmeliydim. Büyük arkadaşım trafik ışıklarından bahsetmişti bana. Bir saniye! Ne demişti? Kırmızı durmak içindi galiba. Yeşil ise geçmek. Evet şimdi yanmıştı yeşil. Yürümeye koyuldum, biraz acele etmem gerektiğinin farkındaydım. Neyse ki hiç araba ışığı görünmüyordu. Yolu yarılamıştım neredeyse. Garip bir şekilde, bağırmak istedim bir an! Anlamsızlaştı! Bir şeyler yemek ihtiyacım, anlamsızdı! Bu iyi miydi yoksa kötü mü!  Biraz yükselince fark ettim karnı yarılmış bedenimi. İçimden çıkan şeyler de neymiş öyle! O kadar çok şey varken içinde nasıl olur da acıkırdı ki bir kedi! Bu kadardı işte, dünyanın beni misafir ettiği süre; on üç gün.  Yavru bir kedi için belki de en belirgin sondu benimki.  İnsanlar nasıl da acıyor şimdi bana, bazılarının hala dikkatini çekmiyorum! Sanırım artık gitmem gerek. Eğer büyük arkadaşımı görürseniz, O’nu çok özleyeceğimi söyleyin olur mu. Ben iyiyim, üzülmesin. 
 Mutlu on dördüncü günler dilerim…

Patikli Süvari

7 Temmuz 2013 Pazar

TUTMASAM DÜŞÜYORDUM!

atlamadan önce bi düşündüm. insan, böyle durumlarda düşünmek için oyalanmayı iyi biliyor sanırım. ve ben, aslında dakik bir kadınımdır. oyalanmak bana göre hayatımdan çalmaktır. insan kendi hayatından çalarsa, kendi hayatının en azılı hırsızı olmaz mı? olur. e olsun. artık kurallarımı çiğnememin yahut çiğnemememin hiç bir anlamı yok, ki zaten birazdan öleceğim! yine de bu ağrıma gidiyor. şuan kendime gıcık oldum. geri zekalı bi sürtük gibi hissediyorum resmen. hah! demek yıllardır kendimi, düzen, kural ve karakterim konusunda kandırmışım! beni gidi yalancı, iki yüzlü kevaşe!

 hayatımdaki herkes tarafından kandırılmam, yarı yolda bırakılmam yetmiyormuş gibi, bir de ben, öz ve öz kendime yapıyorum bunu. artık buna bir son vermem gerek. evet! evet ama kafama takılan bir şey var; madem ki ben hiç tahmin etmediğim gibi bir insanım, Tanrım; o halde neden ölürken dahi yalnızım. neden bu portakal kabuğu görünümlü gerizekalı bedenimi on üçüncü kattan asfalta yapıştırıp, pürüzsüz bir görünüm vermek için gecenin dördünü seçtim! belki de bir kaç saat daha beklemeliyim. en azından insanların işe gidiş saatini! bir kaç vicdanlı insan on üçüncü kattan kendini aşağıya atmak isteyen bir kadın gördüklerinde buna mani olmak için telefonlarıyla anı görüntüleyip facebookta paylaşa bilirler. ardından sosyal medyada popüler olabilir, hatta televizyon programlarına katılıp hayat hikayemi, on üçüncü kattaki dairemin mutfak balkonundan kendimi atmaya karar verdiğim anı anlatıp; bir dizide başrol yada güldürmelikli bir başka televizyon programı sunuculuğu için teklif alabilirim. mantıklı! üstelik avans alıp beş aylık kiramı, üstüne beş aylık kirayı dahi peşin ödeyebilirim. bu harika. Tanrım, beni sevilesi bir zekaya sahip kıldığın için sana minnettarım. 

 insanların işe gitmeye başlaması için hala iki saat gibi bir zaman var. duş almalıyım! intihar girişiminden sonra almak için fırsatım olmaya bilir. yalnız, önce bir şeyler yesem iyi olacak. madem ki yaşamak için  artık bir nedenim var, o halde temel ihtiyaçlarımı yerine getirmeliyim öyle değil mi!

Patikli Süvari

ÖLDÜRÜN O' NU

"Öldürün onu" dedi adam. gözlerinden nefret fışkırıyordu adeta. kulaklarının kızarmış olaması çok normaldi. dokuz yaşında annesini tanımadığı bir adamla yatak odasında sevişirken gördüğü günden beri; ne zaman sinirlense kızarırdı kulakları. "Öldürün onu!" dedi. öldürmek üzerine yaşıyordu adeta. o gün annesinin üzerindeki o adamı öldürmediğine pişmandı. sondan başlamıştı öldürmeye ve kim bilir annesinin üzerindeki  o kıllı adama gelene kadar sıra, daha kimleri öldürecekti. her ölüm, bir provaydı onun için. asıl cinayete sıra geldiğinde, her şey kusursuz olmalıydı.  "Öldürün onu." dedi, çünkü artık "Öldürün onu." dediğinde emrini yerine getirecek fedailer edinmişti yamacına. ilk cinayetini hatırladı bir an; " Öldür onu!" demişti adam. ağzının içinde geviş getirdiği salyaları arasında zor anlaşılmıştı cümlesi. neyse ki tanıyordu, amcasının kelimelerini. yine de zorlandı ilk duyduğunda. çünkü ilk defa, annesinin ölüm fermanı üzerine bir cümle kuruyordu.

Patikli Süvari

4 Temmuz 2013 Perşembe

DEVRİME DUR DEDİ DARBE

"Devrim olmak zorundadır. Bu mecburidir. Devrim olmazsa ne olur? Olmaz. Devrim olmalıdır." diyordu insan. Ayaklanmalar sonucunda, Başka bir ülkenin dış işlerinden sorumlu iç çekişler bakanı şöyle dedi: "Ay bi durun elim ayağım birbirine dolandı."  evet, eli ayağı birbirine dolanmıştı, çünkü tam devrim olacakken, o evdeydi. Can sıkıntısından yahut başka baaazıı sebeplerden dolayı, pek sevdiği bilmem ne ülkesinin dış işlerinden sorumlu iç çekişler bakanına hamur açmakla meşkuldü.  Aslında ne yapacağını tam olarak bilmiyordu. Hamur kıvamına geldikten sonra hem pişi olabilirdi, hem de gevrek... acaba, bilmem ne ülkesinin dış işlerinden sorumlu iç çekişler bakanı hangisini daha çok seviyordu, pişi mi, yoksa gevrek mi? arayıp sorsa mıydı acaba? yok canım daha neler, daha neyi sevdiğini bile bilmiyor intibası bırakmak istemezdi. Hem o gerizekalı sekreteri yok muydu, onunla ağız dalaşına girecek zamanı yoktu. Tam o esnada telefon çaldı. Arayan pek sevgili dış işlerinden sorumlu iç çekişler bakanıydı. O'nu düşündüğünü hissetmiş olmalıydı. Hay Allah! elleri de hamurluydu.  Neyse açıverdi telefonu hamurlu elleriyle. Heyecanlıydı ahizenin diğer ucundaki adamın sesi. Ne dediğini bir türlü anlayamadı.
" Ay dur bişey aanlamadım sen iyisi mi bana vatsaptan yazın bakan bey"

Aradan bir dakika geçmeden mesaj geldi. mesajda şöyle yazıyordu..
" halkı sakinleştiremiyoruz, o yüzden bugün arayamadım! böyle devam ederse devrim olur diyo bizim enişte"
Şaşırmıştı, çok şaşkındı, elleri ayakları, bütün vücudu titremeye başlamıştı. ne yapacağını bilemiyordu. Oysa az önce ne de güzel hayaller kuruyor, hamur açıyordu. Şimdiyse çok sevdiği dış işlerinden sorumlu iç çekişler bakanı kaybedebilir, hatta onunla bir daha asla resmi görüşmeler yapamaya bilirdi.
Tam da an bir mesaj daha geldi "Eniştem diyo ki bu devrime ancak darbeyle dur denirmiş."
Enişte... bu bir lakap olmalıydı. acaba derin devlette miydi Enişte, ya da daha da...yok canım derin devlettir.
kafasına takılmıştı bu. Elleri kaşınmaya başladı. ani bir refleks ile ellerini savurunca köpeklerinden birine geldi. korkmuştu herkes, O da, köperler de... " Ay bi durun elim ayağım birbirine dolandı" diye bir hışımla odadan çıktı. hemen  mesaj gönderdi.
"Enişte' nin mesleği nedir?"
merakla beklemeye devam etti, farkında olmadan parmaklarındaki hamurları yedi. Nihayet mesaj gelmişti.
"Tornacı"
işler iyice karışmıştı. Tornacı'nın açılımı neydi acaba, neyin koduydu! neyse, bunları düşünecek zaman yoktu. Yakın zamanda Enişte ile de tanışırdı zaten. Hamurda bıraktığı yerde öylece duruyordu. acaba araya sıkıştırıp mesaj da sorsa mıydı, 'pişi mi seversin gevrek mi?" diye. Yok yok olmazdı. böyle gergin bir gecede, ayıp olurdu. hem Enişteye de sormak gerekirdi. Tüm bu düşünceleri bir kenarı bırakıp mesaj atmaya karar verdi sonunda.
"Bence de darbe yapın."

Patikli Süvari

2 Temmuz 2013 Salı

...

adım adım uzaklaşıyordu adam dünyadan, varlıktan, çokluktan. bir şey vardı, güçlüydü. o kadar güzel kokuyor ve o kadar ipeksiydi ki hissi. ona doğru ilerliyordu, durmuyordu, duramıyordu. sanki durmak istese, olduğu yerde eriyecekmişcesine  ilerliyordu. ne yolun sonu görünüyordu oysa, ne bir sonraki adımın yeri. öylesine emindi ki olması gereken yere gittiğinden, düşüp kırsa kafasını yine kalkıp devam ederdi. gitti. kayboldu karanlıkta. bir daha asla gören olmadı. dağ gibi adamdı, HİÇ etti kendini .

Patikli Süvari

Muhabbet Gergedanı

sen nefsinin kurbanı olsan, ben senin nefsine kurban. hiç bitmeyen bazı gecelerde, yıldızlar gibi kaysak uzaydan. ölüm gibi sabırdan çatlasak bekleye bekleye kendi sahnemizi... insanlar çay içiyorlar mesela, içi yananlar su, soğuğundan. insanlar içip içip sıçıyorlar muhabbetin orta yerine. onlar gibi olsak, yada en azından muhabbetin orta yerinde bulunmasak...

Patikli Süvari