25 Haziran 2013 Salı

OLUR ÖYLE

Pek Sevgili Nuniş
sen bu mektubu okurken, ben çook uzaklarda olucam... aslında tam olarak Yalova'ya gidiyorum, annemin yanına. ne zamandır görmüyorum kadını bi gidiyim elini öpiyim ayıptır! bi de bu uzaklığın derecesi nedir o da takıldı kafama, kaç kilometre olunca 'çoook uzaklarda olucam' yazabiliyoruz mesela.. bunlar önemli şeyler.. hee uzaklarda olucam diyorum ama, mesela bu mektubu yazarken evdeydim, evdeyken yazdım yani, öyle Yalova'ya gelip, mektubu yazıp, posta falan atmadım. gerçi sen zeki kadınsın anlamış sındır bunu, mektubu postacı getirmeyince. dee yine de benden duymuş ol diye söyliyim dedim. gözlerinden öper, selam ederim.

                                                                                                                                 Yücel Gökçek
                                                                                 

OLUŞUM ve ÖLÜŞÜM

önümde ölümler var. arkam sağlam. sonunu düşünsem belki insanlığımdan da şüphe duyabilirdim. kuşlar kadar hür olmak istemediğimden değil sürekli yürüyor  görünümlü halim. elbette benim de hayallerim var, gizli saklı, kuytu köşe sakladığım kendimden. ucundan kıyısından kendime çektiğimde kendimi, kendi ruhumda yırtıklar seziyor, duruyor, gülüyor, yürüyor, birkaç damla göz yaşıyla karıncaların topraklarına rahmet yağdırıp yoluma devam ediyorum. bir sorunum yok benim! belki senin sorununu dert ediyorum. belki tanrı için üzülüyorum. kendini bir ineğe heba edenlere. kızmıyorum. anlıyorum. yani yaprak düşerken, yıldız kayarken ve şöyle köpüklü bir kahve kaynatırken olduğu gibi. zamanın ilerisinde yahut geresinde değilde, tam olarak olduğum yerde, senden, etkilenmiyor olmak canımı sıkıyor.atlasam düşer miyim? bıraksam kendimi olduğum yere, ya hastanede açarım gözlerimi, ya da bir kalabalığın tam göbeğinde. klişe! yalnız uyanmak isterim, belki bilerek bayıldım. kime ne! bi susun artık, ben bir ölüyüm. yaşam enerjisi istiyorsanız aşık olun. ya olduğunuz gibi görünün ya da... kim olursanız olun, göründüğünüz gibi olduğunuz sürece, gidin. biri sizi davet ediyorsa merak buyurun! af edersiniz ama bence her ölüm; fabrika ayarlarına geri  dönmektir! aksini iddia eden bizim fabrikadan değildir! ve her canlı fabrika ayarlarını tadacaktır.  oluşum ve ölüşümle kalın.

Patikli Süvari

23 Haziran 2013 Pazar

YİNE YAPTIM YİNE OLSA YİNE YAPARIM

sıkıldım yine... bedenimde bir önceki andan şuana yansıyan çelimsiz bir hüzün...
yer yüzünü ziyarete inen, içine dünyalarımı alan sis misali...

ağladım yine...
yağmurun toprağı ıslattığı gibi ıslattım yastığımı...
ve yine yoktu ıslatacak güven dolu bir omuz, çamur kıvamında...

tebessüm ettim...
güneşi gören yağmurdan sonra gökyüzüne gülümseyen gök kuşağı misali...
tüm renklerimi gösterdim tüm renklere, zamana karşı oynadım kozlarımı...

öldüm...her başlangıcın bir sonu vardı ve başka bir şeye başlama tadındaydı her son...
sonsuzluğa inanmanın tadından sarmış olsa gerek zehir ruhumu...zihnimdeki tadıyla ahirin, öldüm...

Patikli Süvari

PİŞT



elim kolum bağlı düşlerime
düşlerim adımlarca uzak bedenime
bulutlu yoğun bir gün ıslak bir kadın
gökkuşağından bi haber kararsız güneş tebessüme
sonsuz bir birlik içndesin kendinle
hakarete uğramış bir şehir kadar baskın haykışın
evsiz bir böcek gibi, telaş içindeki insanın adımında ezilmeye hazır
kendi hayatına veda eden ölü misali aranıyor yeni bir hayat
parmağına uygun bir yüzük beraberinde anlam yüklenen göz bebekleri
sonu olmayan nefes alışverişi
küskün bir baba misali hayatta hissettiği yalnızlığı insanın
öpücük kadar masum dudak sıcaklığında
kim bilir belki bir gün bulursun karşında aynanı
susarsın yalnızlığına...

kimsin?
nesin?
sırf bir bedeni nefesle ayakta tutabilen misin ?

Patikli Süvari

HADİ...


bana gerçeğin nefesindeki kokuyu oyna
eğer kendi ağzından çıkan kokuya yalan süsleye biliyorsan
başka bakışların ardındaki düşün selliğin anlayamadığı bakışlarının ardında -
saklaya biliyorsan pisliklerini,
ıkınmadan seve miyorsan yıldızın gökyüzüne vadettiği çekiciliği...
sarf edemediğin cümlelerini tükürüğüne bulayıp yutkuna biliyorsan...hadiii

BANA HAYATIN BU ALEME SADECE SUNUMUNUN İHTİŞAMLI OLDUĞU BÜTÜN GERÇEKLERİN NEFESİNDEKİ AYNI KOKUYU OYNA...

Patikli Süvari

Tanrım Ben Ne Diyorum






bu gece derin, sonu yok hayallerin

gözlerinde sıkıca tuttuğun bir meşale
aklın yangın yeri, yolu bir düşüncelerin


sen sensiz bir sessizlik yaratıyorsun benliğimde
ben gayri meşru bağırdığımla kalıyorum

ben sanıyorum ki kocaman bir aşığım bu şehirde
kendi kentinde beni düşünebildiğin kadar oluyorum

kadınımın elinde çiçek dolusu bir demet
kendimce mide bulandırıcı ayrılık kokusu alıyorum

gece yarısını bulmuş kol saatim
fikrim sürekli aşkın akıcı zaman dilimlerinde
ve ben, yüzümde baş belası gecenin verdiği ifade ile,
kırmızı ışıkta durmak yerine senin geçmene izin veriyorum

Patikli Süvari

Kırmızı Rugan Ayakkabılı Kız

bir varmış, bir yokmuş, insanların gözünde...günlerden, sakin bir pazar havasındaymış yeryüzü... gökyüzü; güneşin yüzünde tatlı tebessümler oluşturmaktaymış, ve şanslı olanlar; parçalı bulutlu duya biliyorlarmış meleklerin kendi aralarında, ismini dahi bilmedikleri kumral, pamuk tenli kız hakkında, kıkır kıkır yaptıkları fiskosu...

tahta kurularının krallığında, ahşap kokusunun hüküm sürdüğü ve kulak kesildiğinde, dünden kalma yağmurun ezgilerini nemli ahşap tavandan, kapıdan, merdivenden, panjurdan algılatabilecek kadar,geçmişine, düne sadık evinde; annesinin "kahvaltı hazır." cümlesi ile kucak açmış "pamuk kız" bugüne...

güneş, yüzüne vuran ışığı ile "Günaydın." demiş pamuk kıza... yatağının gözleri dolmuş, ağlamaklı, hüzün yüklü sessizliğiyle veda etmiş bir sonraki geceye dek, pamuk kıza...akrep ve yelkovan kadeh tokuşturu vermiş     O'nunla geçirecekleri yeni bir günün şerefine...
terlikleri, heyecanla koşa koşa gelirlerken tatlı telaşları ile birlikte, takılıp yalpalayınca biri, diğer eşi el atıp doğrultu vermiş eşini, küçük ayaklarını yüreklerine sığdırmışlar pamuk kızın...
ayaklanırken pamuk kız, kalbinin eşiğinde sızan yavru kedisini avuçlayıp kucaklamış...kokusu sarmış odayı, penceresinde yaşayan papatyalar ciğerlerine çekmişler müptelası oldukları kokuyu...keyiflenmiş rüzgar...sırtlandığı kokuyu içgüdüsel olarak algıladığı bir adrese ulaştırmak adına yolluğu ile birlikte, taa balkanlardan gelmesine rağmen, gelip geçici olmamak adına, yorgunluğuna karşın, mayhoşça düşmüş yollara...

tüm varlıkların eksik yanıymış pamuk kız...farkında olmadığı tek bir sorun varmış hayatında... kendi eksik yanı... teşhis konulmamış bir hastalık gibi, acıyan fakat henüz fark edilmemiş bir yara gibi hissediyormuş bunu...tamamladığı her varlık, pamuk kızın bu eksikliği karşısında çaresizliklerini zaman içinde gömmüşler papatyaların yaşadığı saksıyı anlamlı kılan toprağa...

sessiz sakin gibi geçen gece, aslen farklıymış diğerlerinden...bir rüya görmüş yavru kedi... bir yalnızlık görmüş... başka bir çaresizlik... sahipsizlik görmüş... eksiklik görmüş... uyanıp uykusundan bir kaç damla ağlayı vermiş fark ettirmeden pamuk kıza...

kahvaltısını bekledikten sonra, eteğinden birkaç parça çekiştirip kendisini takip etmesini söylemiş...anlam veremese de pamuk kız, yeni yeni alıştığı çayından son yudumunu alıp düşmüş yollara kesinin ardı sıra... tek kelime etmiyorlarmış...içten içe yoğun bir heyecan yaşıyor, kalp atışlarına hükmedemiyor, keskin bir mutluluk kokusu alıyormuş pamuk kız... yanıyormuş ciğerleri...

son köşeyi döndüklerinde, yaşam yokmuş artık... umutsuzluklar ülkesine adım atmışlar bir kere. fakat kayboldukları takdirde onları bulacak tek bir varlık dahi yokmuş... sade bir ses...bir ses hariç... ağlıyormuş biri... hıçkıra hıçkıra ağlıyormuş...
sese doğru gitmiş ayakları...terlikler, endişeli gözlerle etrafı kesiyormuş... yavru kedi, arada bir arkasını kontrol ediyor, pamuk kıza göz ucuyla bakıp tatlı bir tebessüm ediyormuş...

iyice yaklaşmışlar sese... bir mağazadan geliyormuş ses...kedi durmuş... terlikler daha fazla ilerleyemeyeceklerini, kalplerinin buna dayanamayacak kadar tükendiğini söylemişler... "Mağazaya ancak sen girebilirsin" demiş kedi... pamuk kız boğazında hissettiği kalbini yerine göndermek için sağlamca bir yutkunmuş... çıkarmış terliklerini... "korkma" demiş yavru kedi.. peki anlamında sallamış kafasını pamuk kız...içeriye bir adım atmış iki adım atmış... üçüncü adımında karanlığa gömüşmüş...birden kapanıvermiş tahta kapı...dışarıya sadece içeriden gelen sesler çıkabiliyorlarmış artık...

-ben; kuytu köşe, sahipsiz bir mağazanın,
ücra, paspal ve yaşlanmış tahta rafında,
senin dikkatini çekme çabası savaşında,
asırlardır, özlemle, gelmen heyecanında,
tahta kurularına karşı, göz yaşlarıyla direnen...
zamanın küf tutmuş tutarlılığına yenik,
hiç bir varlığın, cesaret edip dahi bakamadığı,
ve sadece senin üstüne hayaller kuran,
masalını ruhunun tamamladığı,
solmaktan, en sevdiğin renge dönüşmüş...
senin var olma umudunla yaşayan bir ölüydüm ben...
rüzgar kokunu getirmeden önce...

merhaba...aslen; bir çift kırmızı rugan ayakkabıyım ben...

-Merhaba...demiş pamuk kız...

kedi ve terlikler, büyük bir heyecan ve telaşla duydukları seslerin ardından ne olacağı bekleyişindeler iken... melodik bir gıcırtı ile açılan kapıdan önde umutsuzluklar ülkesinin yeni doğmuş umudunun ağlama sesi... arkasından hayatı boyunca kendini eksik hissetmesine neden olan duygudan arınmış olan, Pamuk kız çıkmış... ve tüm varlıkların hüznü yerini saf mutluluğa bırakmış... sonunda, sonsuza dek; kırmızı rugan ayakkabıları ve pamuk kız birbirlerini tamamlayan varoluşları ile yaşamışlar...

Patikli Süvari

HobAA






kapadım ışıkları...

kapıları kapadım...
aklımı, fikrimi, kalbimi, ruhumu sana adadım...
bu gece,
sessizliğin karanlık kumlarına gömük kulaklarım...

seninle yaşayacağım bir sonraki anın heyecanı var kalbimde...
gönlüm; bir önceki anın özlemi içinde...

ve ben;

kendimden geçip dahil oldum kaderine...
artık ne zaman aynaya baksam...
aynada sen olduğundan değil...
beni tamamladığından görür yüzünü gözlerim...

yani ben;

yakıcı olduğunu zannederdim ateşin...
oysa ruhundan habersizmiş kaderim...

Patikli Süvari

SAHANDA AŞK

yalanın dibi düşer seni gördüğünde
en hakikatli doğrunun boynu bükülür...
gecenin gizemi duman olur, gizemin karıştığında geceye...

ve sabah, kahvaltıda yumurtanı yemeyi unuttuğundan olsa gerek, zihninde ayrıştıramadığın, içindeki eksiklik hissiyatı...

yüzsüz bir aşık adam kapını çalarken,
paralel zaman diliminde telefona bakman gerektiğinden,
densiz bir biçimde aşkı erteleyip, "kim o?" demek yerine
"Alo" demiş olmandan olabilir; gündüz dikkati burnuna çekip, gece; ağlamaktan şişmiş olan gözlerini kamufle etme çaresizliğin...

yine o gecelerden biri...
ve yine ellerinin arasında hüzünlerin...
haberler sana aşık olan bir adamdan bahsetmekte...
bu sefer kablosu kesilmiş -aheste aheste çalmaktan biçare- telefonların..
ani olmakla birlikte, kapı çalar...
pencereden,nefes nefese girer adam hayatına...
günü gelmiş bir çocuk gibi doğar güneş..
sonu gelmiş bir yaşam gibi artık yalnızlık...

günün sabahında iki kişilik hayat,
iki kişilik hayal, umut, ve mutluluk...
en güzeli;
her sabah, "sahanda aşk" tır  kahvaltılık...

Patikli Süvari

SEN?

sen; ülkemin hasretle beklediği, kendine yitik savaşçı...
sen; kalbimin başucu kitabı...

sen; ruhumun, uğruna kendini feda ettiği,
yapayalnız soysuz çiçeği...
sen; uzak dağların ötesindeki anlamsızlıklar ülkesi...
sen; anlatmasan da sen... ben anlarım seni...

Patikli Süvari

Adım Adam

bu gece yalnızlığa oynuyorum kozlarımı
hala cebimde sefil, vefakar kelimelerim
sükunla bekliyorlar Hüzrail' in göz yaşlarını
ne kalem var elimde ne kağıt şeffaf gecede...

yinede umut, dolu gönül penceremde gözyaşlarıyla
ayakları kesilmiş yerden, yer yelkovan içinde kan yaşlarıyla
hangi teldendi muhabbetimiz, aşkımız meşkimiz
meyhanelik mayhoş hallerimiz...

kırıktı kadehlerimiz, gönlümüz kırıktı...
hayallerimiz bir gerçeğe yıkıktı...
görüneni kabullenmek miydi doğru olan...
yoksa kabullenemediklerimiz miydi,
bizi parmaklıklar ardında yaşatan?

bu sebeptendi gidişi ruhumun arnavut kaldırımlarından...
bu sebeptendi yıldızların küskünlüğü geceye
gecenin karanlığa rehaveti bu sebepten...
özü sözü bir kaltaktı İstanbul
ve sana hiç benzemiyordu yarim, İstanbul...

Patikli Süvari

Dinle

bulutlu bir güne açılan bir çift nemli pencerem vardı benim
evimden ayrı sığındığım köşemde sıcak bir kalp
ferah ve kirli suda temiz kalmayı başaran bi canım vardı...
ve akşam 17 :00 sularıydı.. yer çekimi nedeni ile ayakkabımda kendini bulan bir damla hüzün, havayı elinin tersiyle bir köşeye silkmiş.bir çığlık mıydı o? pek yakından da gelmiyordu sanki? karnımdaydı, beynime vuruyordu hırpalanışı.sustum...dinledim onu.sanki sakince, seni; bana haykırıyordu...

Patikli Süvari