21 Aralık 2013 Cumartesi

RUTUBET












Sesimin rengi karardığında;
İçerimden erir, gözlerimden akarım...
Tenim değmediğinde tenine;
Nefessiz kalır, rutubet tutarım...

Patikli Süvari

1 Aralık 2013 Pazar

BİR AĞACIN GÖLGESİ VURDU ADAMA VE ADAM KARŞILIK VERİNCE TOPLUM KAVGAYI İZLEDİ

  Zihninin çayırlarında bilmem kaç nala koşuyordu, elleri yerde. Arkasına bakmak geçseydi aklından bakardı elbet. Oysa geçip giden kendi değil, o yalnızca duruyordu, giden öte berinin tam ortasında. Önündekilerin geleceği, berisindekilerin geçmişiydi. Yada ne fark ederdi!Geçmiş ile gelecek arasındaki tek ortak nokta ikisinde de olmamak değil miydi o an! Belki de değildi. Tamam. Dur bir saniye başka bir şeyden bahsediyordum. Tamam. Tutup yakasından, O'na sorsak, tam olarak nereden bilebilirdi kendini. Tabi ki her şeye göre değişkendi. Tanrı' nın kuluydu. Babanın evladı. Ve hiç kimseye göre özgür değildi. Ve hiç bir şeye. Kendisine de. Çünkü, bir bedene sahip olduğu sürece asla özgür olamazdı.

  Kendisini ördeğe benzetenlere, ördek taklidi yapmayı her zaman borç bildi kendine. Ve borcuna öylesine sadıktı ki, kamçılatmadan kendini, ödeyiveriyordu aniden. İnanç diyordu durmadan. Ve susmadan. İnanç...
"Yeterince inanırsan; ateşin dondurucu soğuğunda ılık bir banyo keyfi yapabilirsin." diyordu. Dediğiyle de kalıyordu elbette, geceleri sokaklarda, sokakların ezik, pişkin ve kral ressamlarıyla.

  Hafif dumanlı ve bol martılı bir gece, hafif dumanlı ve bol abartılı bir tinerci ile karşılaşmıştı. Yoo.. Yanlış anlaşılmasını istemem. Kötü biri değildi. Tiner satmıyordu! O yalnızca tineri kokluyor, sevgilisinin kokusunu içerisine çeken bir sevgili gibi, tinerle sevişiyordu adeta. Gözümün önünde sevişiyordu! Bir resimden bahsediyordu tinerci, "Bir tablo düşünün.." diyordu.."İçerisinde güneş ve bulutlar olan ve gökkuşağı da olsun, ve şurada denizin üzerinde uyuyan martıları da uyandırıp aralarından resme girmek isteyen olur mu diye soralım" diyordu. Sormadık! Bir martıya bunu sormayı aptalca bulacak kadar insandık çünkü. Ve bir o kadar da düşündük martısız resmi.. Güneş güzel görünüyordu. "Siktredin şimdi tabloyu filan" dedi. Tam gökkuşağını kondurmuştum ki tabloya, bir anda yok oluverdi. Sonuç olarak adamın tablosuydu, demek ki daha fazla göstermek istemedi. Ailesinden bahsetmeye başladığında, sustuk! Konuşulmaması gereken bir bölümdeymiş gibi, sustuk! Bir böceğin üzerine basıp,ezilmiş bedeninin üzerinde ayağımızı sağa sola çevirmek gibi geldi konuşmak! sustuk. Uzun uzun anlatıp, "Yaşadıklarımı siz hayal edin artık" dedi. Ettik. "Neyse siktredin" dedi. Ettik. Günün ilk ışıklarıyla birlikte, geceye kustuğum apartman hayatından sıyrılıp; zihnimin çayırlarında sanırım dört
nala koştum. Evet! İki elim iki ayağımla nasıl yapıyorum bunu diye düşük ihtimalle yaklaşmayın! Dört elim varmış gibi hayal edin!!!

Patikli Süvari


 

24 Kasım 2013 Pazar

ÇİMLERİ KASMAYINIZ

Zamanın tam üstünde, parmak uçlarında yaşayan insanlar var! Ölmek değil niyetleri, elbet onlarında kayda değer bakış açıları var! susmuş olmaları kayıtsız kalmaları anlamına gelmese bile, istirfini bozmadan onların ağzından çıkacak küfrü bekleyen bir rüzgar var. Evet. Yolcu yoksa yolun ne anlamı var! Bulutun görevi gölge yapmak değil ki, sen güneşi sevmiyorsun diye. Kus! madem hazmedemiyorsun olan biteni. bitiremediysen kus! Dazlak bir beyefendinin kafasında yaşayan bit kadar yalnız ve evsiz hissetmiyorsan kendini, şükretmeye sürükle kendini. Terlemeden koş... Koş... insanlar var... insanlar içerideler.. Karnımın içindeler insanlar... Onlar susmuyorlar konuşmaya ihtiyaç duyduğumda. Öldüremem güneşi insanlardan koruyan bulutları. Fakat ölebilirim elimde olmadan. Sus!

Patikli Süvari

21 Ekim 2013 Pazartesi

BULAŞIK MAKİNASI

uzun yolun kısası olmaz dedi adam. neden olmasın, yol bittiğinde, o an, olduğun yer, o an için olmak istediğin yerse eğer; uzun yol, uzun yada kısa, ne fark eder. bitmiştir. " Tanrı' ın yarattığı hiç bir şeyin sivri köşeleri yoktur." dedi biri. insanı da tanrı yaratmıştı oysa, ve bu cümleyi kuran kişi, yahut kurumsal kişi, bu kesinliği belirtilmiş cümleyi, benliğinde hissederek kuruyorsa, kendi sivri köşelerini de belirtmiş olmaz mı? neden olmasın.
 dokunma! dokunduğun her şey farkında olsan da olmasan da, sen oluyorsun. dokunmadıklarınla da. örneğin çişinle. en uzağındaki damla hala senden kopmuş değilse, senden olmadığını nasıl kanıtlayabilirsin? kanıtlamaya ihtiyaç duyma. duy yada duyma, ama var bir ses. bütünsel bir ses bu! duyuyorum. ve ayırt etmekte neyin nesi meşeyi kavaktan! 

  daha fazlasını istemenin sonu yok!  yağmurun daha fazlasını, güneşin daha fazlasını, insanın daha fazlasını, sevginin daha fazlasını. sevdiğin şeylerin daha fazlasını istemek demek, sevmediklerinin bir kılıç gibi bir bir girmesi demek gövdene.. bizim buralarda şöyle derler, " güçlü bir insanın istediği tek şey, daha fazla güçtür." güç olan istememek olsa bile bunu hazmetmenin zorluğu beyinsel olarak zor. fakat bedensel olarak hiç de acınası bir yapıda değilsen bu senin de hoşuna gider. ve gideceği varsa göreceği de vardır.

 "başkalarının ne hissettiğine müdehale etmediğin sürece özgürsün" dedi kadın. ne yani, beni sevmeyeni öldürmeyeyim mi? benim istediğim gibi olmayanı da mı seveyim. hayatı kıyasıya değil, doyasıya mı yaşayayım. olacak şey değil! olacak şey değil, göz yaşını görmek istemediğinden, bulutu ağlatıyor olmak, bir insan uğruna. ve uğruna yapılan her şey, insan için değil, insanın sevebileceği hissini göz önüne sermek, kendine armağan etmek içinmiş! haklı.

kördü adam! adam o kadar kördü ki, gören adamın görebildiği her şeyden kördü! ve göremedikleri üzerine yaşamak onun adına, umulmadık bir görüş alanı yaratıyordu. gören gözleri yaşartmayı iyi biliyordu; görmek ile uzaktan yakından alakadar bir ilişki içerisinde olan kendi öz benliğine, göremediklerine ait sesi.  ne kadar göremediyse, o kadar kördü. diğerlerinin göremediklerini kördü. ve diğerleri onun görebildiklerine kördü. iyi de kim kördü?

 Patikli Süvari



21 Eylül 2013 Cumartesi

ARAF

Her şey, ölümüyle başlamıştı. hatırlıyordu. tükenmişliğiyle uzandığı toprağın tozu sinmemişti henüz üzerine. sinmesine de yıllar vardı. haftalar. günler. saatler. saniyeler. an'lar. anlamıştı. kapalıydı gözleri. gözleri açıkken anlamıştı. ya yeniden doğduğunda anlasaydı? zamanı kendi lehine hiç edebilir miydi anlasaydı? belki.

 Aniden gelmişti ölüm. önce küçük bir sızı hissetmiş, ardından  katlanamayacağı bir acıya dönüştürmüş bedeni sızıyı; öpüşmüş, koklaşmış ve acı anlamsızlığa bürünmüştü benliğinde. ölümüne karar kıldığında, yeniden doğacağını bilse, kılar mıydı ölümü bir karar? bu soruyu anlamsızca terk etmişti cevap verme isteği oluşum aşamasına dahi geçmeden. adını hatırlamıyordu. altında ve üstünde boşluk hissediyordu. düşüyordu!

 zamansızlığın hükmettiği boştukta düştü. göremeden, duyamadan, koklayamadan, tadamadan... düştü. tek hissettiği, hissettiğiydi. ne o, boşluğa fazla geliyordu, ne boşluk eksik kalıyordu ona. düştü. düşlüğünü anlamlandıramadan düştü.

gözleri açıldığında dünyayı gördü sandı önce, fakat nasıl bir dünyaydı burası. dünya mıydı? ölmüş değil miydi, evvelinden! ölüm de neyin nesiydi? aldığı nefesti, evet. etrafı insanlarla çevriliydi. her yerde insanlar vardı. fakat konuşmuyorlardı kendi aralarında. gülümsüyor kimi, kimi hüzünlü, kiminin burnu akıyor çocuk henüz. her yer toprak! ne bir yeşil var, ne de fidan dikmiş insanlar! kuş seslerini duyması güzeldi, fakat neredeydi sesleri havayı dolduran kuşlar! hem bir kuş gibi hissediyordu, kafes gibi hem! kafesteki bir kuş olamıyordu! etrafı süzdü etraflıca.. neresiydi burası?

 Bir ses duydu, anlamsızdı fakat çok net duyuyordu anlamsızlığı. nereden geliyordu bu ses! ayaklarına eğdi başına. ayakları çıplaktı. anlamak için eğildi ayaklarına. sessizdi ayakları. ses topraktan geliyordu! uzanıp toprağa dayadı kulağını. annesinin sesini anlamaya çalışan bir bebek gibiydi..... duydu! bu kendi sesiydi. kendi sesini duydu!

" burası araf "  dedi toprak.... sustu.

 aradan kaç zaman geçmişti, bilmiyordu. ne bir yudum su içmişti, ne bir lokma koymuştu ağzına. tad almayı unutmuştu. zamanı düşünmüyordu artık. anlamıştı; burada her şey bir an' dı. bir an'ın sonsuzluğundaydı. bitmek tükenmen bilmeyen bir an'ın tam ortasında.

 uzun uzadıya izlemiş insanları, yüzlerindeki, benliklerindeki her duguyu derinlemesine hazmetmişti. gitmek istiyordu artık. bu an' da sıkışıp kalmıştı. bitsin istiyordu artık.. öfkeleniyor, ağlıyor, gitmek isteğine karşılık bir kapı bulamıyordu. ses verdi toprak! çölde, kuruyan dudaklarına su bulmuş gibi dayadı kulağını toprağa.

 toprak, " iki yolu var" dedi. ilkini, ilk söyledi. "öldür" dedi. öldür... duyduğunda titredi varlığıyla yokluğunu kestiremediği benliği... durmadı. doğruldu eğildiği yerden. önce topraktan, ardından uzaklaştı çıplak ayaklarından. gördüğü bildiği her şeyi öldürdürdü. kendini kurtarmak için öldürdü. kurtulmak için öldürdü. ne kan olmuştu elleri, ne de bileklerine  prangalar giymişti. yalnız, yokluk hissediyordu kendinde. iyi de yoktu ki çokluk evvelinde. bu yokluk ta neyin nesiydi!

 uzanmış toprağa, dayamış kulağını an' ın  sonsuzluğunda kaç vakit; vakitsiz suskunluğuna bırakmıştı kendini.. toprağa bırakmıştı. ne kendi vardı ortalıklarda, ne topraktan gelen kendi sesi. ne kadar olmuştu güneş batmayalı... gece bitmeyeli ne kadar olmuştu?

 seslendi toprak, sesinin sahibine seslendi.  " ikinci yol " dedi toprak, durdu... iyice dayadı kulağını sesine, kollarını açtı.. onu almasını istiyordu, tüm benliğiyle istiyordu sesine kavuşmak.. tekrar konuştu toprak, "paylaş"  dedi toprak. "kendini paylaş"  " ne varsa senden başka, onunla paylaş"

 kalktı aniden ayağı. ilk adımıyla birlikte bakakaldı. ne kalmıştı ki geriye, bir yokluktan başka! elleriyle yok etmişti her şeyi. araftan çıkacağı kapıyı kendi elleriyle yok etmişti. yokluğu bu ellerle var etmişti... olduğu yere yığıldı sırt üstü... her şey, ölümüyle başlamıştı. hatırlıyordu. tükenmişliğiyle uzandığı toprağın tozu sinmemişti henüz üzerine. sinmesine de yıllar vardı. haftalar. günler. saatler. saniyeler. an'lar. anlamıştı. kapalıydı gözleri. gözleri açıkken anlamıştı. ya yeniden doğduğunda anlasaydı? zamanı kendi lehine hiç edebilir miydi anlasaydı? belki.


Patikli Süvari

6 Eylül 2013 Cuma

DUVARSIZ ODA



Ağlarken üzülme dost.
Kim görmüş, bulutun yağmur bırakırken nemlendiğini gözlerinin.
Haykır, fakat sinirlenme.
Bir bebeğin acıktığında nasılsa tavrı, öyle ol; sade ve istekli.
Yalnızlığa karşı sade ol, sustur içindeki kalabalığı.
İçinde kendine ait bir odan olsun misal, belki duvarsız.
Dinle...
Kendini dinle.
Konuşmadan içten içe; kendi özünü dinle.
Sen gerçeksin, gerçekliğini dinle.
Düşünmeden dinle.
Özünle, özünü dinle; ve sade ol.
Tüm duygulara karşı sade.
Savaşmadan, sade.

Patikli Süvari

29 Ağustos 2013 Perşembe

OLUŞUM

                     Şimdi kim susturabilir, konuşmayı öğrenen seni.
           Ya kim durdurabilir, fiziğin ve zihninle yürümeyi öğrenmişken sen.
                                  Koş, ve bağır.
                        Soluklanma kendini bulma yolunda.
                       Bak, Tanrı insanları senin için yaratmış,
                               Ve seni insanlar için.


                                            Patikli Süvari

22 Ağustos 2013 Perşembe

AŞK İŞLERİ MÜDÜRLÜĞÜ

"Sehir senden gittiyse kal.. Gitme serseri bir sehrin pesinden. Ya icindeyse sehir, goturme gittigin yere sehri de... Ve kus aklindan, terk eyleyeceksen tum gecmisini...beni kus, sehri kus, hatiralarini kus" dedi adam, kadin belleginden itelediginde adami ve yasadigi sehri. Kadin kustu, 18 gun surdu mide bulantisi, kaygisiz bir agac gölgesine kustu adami, sehri.. Kustuklariyla doyurdu karinlarini kopekler 18 gun boyunca. Agac, yerini degistirdi gölgesinin. Sehir, baska bir iliskinin bellegine gecekondu inşaa etti.

Patikli Süvari

18 Ağustos 2013 Pazar

TOZ PEMBE HAYATLAR A.Ş.

işçileri doğal ortamlarında çekmek istemişlerdi. o gün pembe renki mallar işleniyordu. makinaların gürültüsünü bastırmak için son ses açılmıştı müzik. usulca içeriye düşürüyordu güneş ışıklarını. cam kenarında oturan kadının yanına yaklaştı, merak ettiği konuların belgeselini çekerek, hem merakını hem de cebinin paraya olan açlığını dindiren insan! "merhaba", kadın başını salladı kafasını yaptığı işten nadiren kaldırdığı belliydi, anlamaya çalıştı bir süre.. " biz yaptığınız işin belgeselini çekiyoruz. biraz sohbet edebilir miyiz?" begesel mi? belgesel kelimesini duyduğu anda hayalinde oluşan fotograf; bir masanın üzerinde belgelerin dolup taştığıydı. anlamamıştı. neden belgelerle alakalı konuşmak istiyorlardı ki onunla. yine de anlamadığını belli etmedi, anlamış gibi yapar, zamanla anlardı nasılsa. Fikriye öyle söylemişti. anlamadım derse kıçına tekmeyi korlardı. yerine başka birini bulmaları da hiç zaman almazdı. kafasını salladı yine. kamera kayda girmeden önce yerini ayarladılar kadının. 3-2-1 ve işte belgelerle alakalı sohbet başlamıştı. merhaba dediler yine! garip, az önce de merhaba dememişler miydi! neyse, demek ki belgelerle ilgili olunca böyle oluyordu sohbet. tam merhaba diye cevap verecekken lafa devam etti karşısındaki adam. "ne güzel, burada toz pembe bir hayatınız var" bu lafta gülecek bir şey bulamadığından, makinaların ve müziğin sesini bile bastıran şen kahkahalara eşlik edememişti. biraz sonra şen kahkahalar yerini dokuz sekizlik öksürüklere bırakmıştı. ee ne de olsa bu mekanın assolistiydi öksürük. bir bardak su dolduruverdi adama, uzattı. adam tam içmek için ağzına götürdü bardağı ki, içerisinde su balesi yapan pembe tozları görünce sanata olan saygısından olsa gerek; vazgeçti içmekten. bardağı bir kenarı koyarken zaten geçmişti işyerine uyum karşısındaki direnci. boğazını iyice temizleyip, tekrar başladı konuşmaya. tabi tüm yaşananları bir çırpıda silip yüzüne; eşsiz bir güzellik karşısında mutluluğu yüzüne vurmuş insan ifadesi yüklemeyi es geçmedi. "peki, her insanın içinde bir çocuk vardır. resmi yaşı kaç olursa olsun. sizin içinizdeki çocuğa nasıl bir etkisi oluyor burada toz pembe bir hayat yaşamak. nasıl bir his veriyor size?"

   "düşünemedi. düşünmek istemedi. o düşüncesizlik anında ne söylediğini çok iyi hatırlıyordu oysa. o cümleyi ne zaman duyduğunu da... sonbahar erken gelmişti o sene. hiç kimse sonbaharı o kadar erken beklemiyordu. ya henüz güneşin tadını çıkaramadıklarından, ya da toprakran bekledikleri verimi alamadıklarından. pek anlamamıştı. İstanbul' a gelirken annesine sorduğunda; " Daha çok para kazanmak için" demişti sadece. henüz on yaşımdaydı denizin üstünden geçtiği şehre geldiklerinde. okuldan almıştı babası. annesi, gittikleri yerde yeni bir okula yazılacağını artık orada okuyacağını söylemişti. öyle olmadı. sobayı yeni yakmışlardı, kış iyice bastırmış, sobaya atılmayı bekleyen son iki odun ve bir poşet kömürden sonra ne yapacağını düşünüyordu annesi, o ise, cam kenarından; dışarıda okula giden çocukları izliyor, fakat sürekli buharlaşan camdan dolayı dışarıdan bakıldığında an be an görüntüsü siliniyordu. babası uyandığında, annesi kalan son iki odun ve bir poşet kömür konusunu konuşmak üzere babasına sunmuş, babası; gece yatarken dişlerini fırçalamadığından, geceden ağzında kalan kokuşmuş küfürlerle aniden odanın umut dolu havasını bastırmıştı. camdan ayrılıp odaya baktığında, kavga gürültü mutfağa geçiyordu anne ve babası. dinlemeye koyuldu. babası sürekli küfrediyor, annesi ise etrafa saçılan küfürleri temizliyordu. "ÇALIŞACAK" dedi babası. "okula gidip orospu mu olsun başımıza"... " O daha bir çocuk" dedi annesi ağladı ağlayacaktı kadıncağız.
"Sikerim O'nu da çocukluğunu da"... annesi ağladı...

 işte... çocukluğuna dair hatırladığı son hatırasıydı bu. belki belgelere dayanmıyordu hayatı ama en azından o adama vermiş bulunduğu cevabı bir belgenin içine koyarlardı herhalde. acaba, biraz ağır mı konuşmuştu?
" burada her gün çocukluğumun ırzına geçildiğini hissediyorum" demeseydi de, daha naif bir dille mi anlatsaydı? " biz çocukluğumuzu unutalı çok oldu" filan deyip, hafifçe gülümsese miydi?  kafası çok karışmıştı. ya işten atarlarsa, o zaman ne yapardı! gidip şu adamla bir konuşmalıydı. neyse, paydos olsun da konuşurdu. şimdi işin başından kalkarsa laf ederlerdi.

Patikli Süvari

Bana Bir Göz Yaşı Verenin Kırk Yıl Masalı Olurum















          Yalan yanlış hikayeler var aklımda
         Soyu sopu belli değil kahramanların
               Ağlamasın diye çocuklar,
     Herhangi bir mutluluk anında bitiyor masallar
           Veletler, biten masallara ağlıyorlar
     
                              Patikli Süvari

15 Ağustos 2013 Perşembe

YOKLUK OYUNLARI

                                               
                             Madem ki aldın yolunu, yolluğunu.
                            Dur, sakın verme bu ruha varlığını.
                        Sen, zihninde ölüp var ettiysen yokluğunu.
                        Açlığım inkar edemez, bana olan tokluğunu.


                                                               Patikli Süvari

14 Ağustos 2013 Çarşamba

AYNASIZ

 
AYNASIZ

gözünün feri sönmüş kışın ortasında
         bir aralık sabahı, bahar temizliğine girişmiş aklın
              yılmadan sormuşsun, yıllanmış yıldıza şafağı
            güneşin alnına yazılmışsın diye solmamış çiçek

                                               Patikli Süvari

ÖLÜ KRALLIK

O güne dek hiç bir isteği geri çevrilmemiş oysa.
İyi de, neymiş bu sessizliğin, kendi içine dönük; yalnızlığın sebebi!
Üstelik sekiz yıllık suskunluğu pelesenk olmuş dillere.
Düşündürmüş durmuş insanları.
Gün gelipte çözülünce dili,
insanlar susmuş O konuşmuş dillendiğince;
"Sudan bir kule yapılsın, penceresinden çöl kumlarına bakılsın."
cümlesi bittiğinde kralın, bir düşüncedir almış kulak kesilmişleri.
Durup düşünmüşler, kesilmeden iç sesleri.
Tek kelime edilmemiş sonsuza dek, kesilmiş gibi dilleri.
Öyle ki; anlamını yitiren her cümleyi, harfi harfine toprağa gömmüşler gibi.

                                                                    Patikli Süvari

Sana Varım Çabası

ben, kullandım zamanı..
şeytana papucunu adam gibi giydirdim...
onlar gibi değildim, değildin...
kötülerin önünde seni tanıyınca eğildim...
sadece sana değil, hayata, hayatıma geciktim...
ben, kaybettim zamanı.
şeytana papucunu madam gibi giydirdim...

Patikli Süvari

25 Temmuz 2013 Perşembe

HA YERYÜZÜNDE ÇÖPÇÜ, HA GÖKYÜZÜNDE YAĞMUR BULUTU




Bir yıldız gibi düşün ve bir gece gibi güneş! ekmeğin peşine düşün ve bir işçi kadar içli! soluduğun hava gibi yok ve bayat sağdığın süt! insan kadar yok ve oturan bir bok kadar çok! durulmaz ırmaklar kadar çağıl ve kendin olabildiğince durul! hazır ol ve rahatla yada rahatlamaya hazır ol! oku! okula gitmiyorsan bile oku la! sana sıra gelene kadar sus ve dinlerken içinden konuşma! bir asfalt kadar hiç ve yeşil kadar ant iç! bir fani kadar burada ve bir anne kadar yokla!  bir insan gibi siktir et yada bir insan gibi merak et! 

Patikli Süvari

11 Temmuz 2013 Perşembe

DEVEKUŞU KAFASI

- evet. benimle konuşmak istiyordun. konuşalım.
- yani, aslında konuşacak pek bir şey yok!
- o halde neden konuşmak istedin?
- söylemek istediklerim iki cümleyi geçmez belki.
- iki cümlede söyle o halde. dinliyorum.
- pekala... ben artık seninle yapamıyorum. buraya kadarmış!
- demek benimle yapamıyorsun! neden peki?
- neden mi? sen farkında değil misin! yürümüyor işte. bunun sen de farkındasın. birbirimize oyun oynamamızın hiç bir faydası yok artık!
- ben öyle hissetmiyorum.
- demek öyle hissetmiyorsun! aramızdaki güven problemi senin ilgi alanına girmiyor mu yani?
- güven problemi mi? güven nedir bana açıklar mısın?
- ne demek güven nedir? güveni bilmeyecek kadar aptal olmadığını biliyorum. saçmalama lütfen!
- elbette biliyorum. sadece senden dinlemek istiyorum. madem güven problemi yaşıyoruz, öncelikle problemini yaşadığımız şeyin ikimiz açısından da ne anlama geldiğini bilmemiz gerekir.
- yani, güven işte. beni bir gün terk edip gidebileceğini düşünüyorum bazen. bazen de beni aldata bileceğini. hatta aldattığını bile!
- anladım! peki sana bir soru; her gün işe gidiyorsun değil mi?
- evet! ne alakası var?
- işe neyle gidiyorsun?
-otobüsle.. de ne alakası var.. yine saçmalamaya başladın!
- peki her Allah'ın günü bindiğin ve hiç tanımadığın otobüsün şoförüne, hayatına mal olabilecek bir kaza yapma ihtimali olmasına rağmen kayıtsız şartsız güveniyorsun da, iki sene beş aydır tanıdığın bana mı güvenmiyorsun! hepsini geçtim; insan yaşamadan nasıl bir sonuca ulaşa bilir! senin sarf ettiğin sebepler bir anlamda şuna çıkıyor; "ya ben günün birinde ölebilirim, bu yüzden şimdiden intihar etsem iyi olacak!". tamam. dilediğini yap. şimdi buradan kalk ve gönül rahatlığıyla hayatına devam et. emin ol ki senin hakkında -olumlu yada olumsuz- hiç bir düşünceye sahip olmayacağım! hayatına başka bir insan girebilir, onu sevebilir, güvene bilirsin. yalnızca şunu bilmelisin; insanlar, belki buna ben de dahilim, güven duygusunu sahiplenme duygusuyla karıştırıyorlar, bu yanılgıya düşme, hayatındaki herhangi biri, kendi hayatına, kendi isteklerine, daha doğrusu kendi doğrularına yönelik bazı kararlar alarak hayatlarını karakterlerini üstelik cümlelerini dahi değiştire bilir. bu seni sarsmasın. güven duygusu; hayatındaki yahut hayatının ucunda kıyısında var olan birinin, senin isteklerine, senin felsefene göre yaşaması değil, sana ve düşüncelerine açık olmasıdır. güven; karşındaki insanın yalanlarla, senin gerçekliğini çalmamasıdır. güven, bazen; sadece kayıtsız şartsız dinlemesidir karşındakinin seni, yargılamadan, sorgulamadan... bizler, güven duygusunu o kadar aşağıladık ki, kendimize üç oda bir salon dörtgen duvarlar örüp içine girdik ve hayatın tüm kötülüklerinden saklandığımızı korunduğumuzu düşündük. hayat öyle bir oyundur ki; senin koca dünyada yaşayacağın tüm kötülükleri, sana; üç oda bir salon dörtgen duvarlarla çevrili sığınağında yaşatır. tabi mutlulukları, sevinçleri de. bu yüzden, güven duygusunu bu kadar küçültüp, bu güzel duygunun arkasına saklanma, çünkü sen, saklanırken ne kadar sıkı kapatsan da gözlerini, dışarıdan görünüyorsun!
- bitti mi?
- evet.
- o halde ben gidiyorum. sana ve gerizekalı felsefik düşünce yapına mutluluklar!
- teşekkür ederim..

Patikli Süvari

10 Temmuz 2013 Çarşamba

DÜNYADA ON ÜÇ GÜN

Bugün tam on üçüncü gündü. Akşama doğru yağmur yağmaya başladı. Sanırım yedinci yada sekizinci günde kendime sığınacak bir yer bulabilmiştim. Aslında kendime dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Etrafımdaki canlılara dair de. Nedenini bilmediğim bir şekilde gözlerimi sokakta açtım, ve yalnızdım. Yalnızlık bana pek ağır gelmedi çünkü böyle başlamıştım yaşamaya. Anne miydi o sözcük? Evet galiba anne idi. Hiç görmedim açıkçası. Dedim ya sokakta açtım gözlerimi, aç ve yalnızdım. İç güdüsel bir durum. Yani öğrenmek isteyenler için söylüyorum;  evet evet, yemek yeme ihtiyacı, tamamen iç güdüsel. Aslında neyi yiyip neyi yememen gerektiğine tamamen damak zevkin karar veriyor. Tabi damak eğrisi yüksek olanlar çok daha şanslı. Ben de o şanlı olanlardanım işte. En güzel yiyeceğim, sosis, kaşar,sucuk  ve soslu pizza. Allah’ım bayılıyorum bu lezzete. Hele bir de iki dilimse, değmeyin keyfime, yerlerde yuvarlanarak yiyorum resmen sabahlara kadar.
 Aslında hayatım oldukça keyifli, gündüzleri genelde miskin miskin uyuyorum. Çok sıcak oluyor çünkü, galiba bu sıcağın adına ‘yaz’ deniyormuş. Benden daha büyük bir arkadaş söyledi.  Ben biraz daha büyüyünce bana bu şehri ve nerelerden daha kolay yemek bulabileceğimi öğreteceğine söz verdi. İki gündür yok ama gelecek, çünkü söz verdi. Kesin bir yerlerde birilerinin O’na ihtiyacı olduğundandır bu kayboluşu. Gelecek, söz verdi.
Ben bunları düşünürken başım dönmeye başlamıştı yattığım yerden.  İki gün olmuştu hiçbir şey yemeyeli, artık bir şeyler yemeliydim.  Ayağı kalktım güç bela. Tam olarak dengemi sağlayamıyordum ama yine de yürümeyi başarabilirdim. İlk gideceğim yer çöplerin biriktiği köşe olacaktı. Işıkların olduğu köşe.  Gözlerim biraz bulanık görüyordu açlıktan, ama bulanıkta olsa çöp yığınını görmem gerekmez miydi? Görememiştim. İkinci seçeneğim biraz zorluydu. Diğer çöp yığını. Onun için ise karşıya geçmeliydim. Büyük arkadaşım trafik ışıklarından bahsetmişti bana. Bir saniye! Ne demişti? Kırmızı durmak içindi galiba. Yeşil ise geçmek. Evet şimdi yanmıştı yeşil. Yürümeye koyuldum, biraz acele etmem gerektiğinin farkındaydım. Neyse ki hiç araba ışığı görünmüyordu. Yolu yarılamıştım neredeyse. Garip bir şekilde, bağırmak istedim bir an! Anlamsızlaştı! Bir şeyler yemek ihtiyacım, anlamsızdı! Bu iyi miydi yoksa kötü mü!  Biraz yükselince fark ettim karnı yarılmış bedenimi. İçimden çıkan şeyler de neymiş öyle! O kadar çok şey varken içinde nasıl olur da acıkırdı ki bir kedi! Bu kadardı işte, dünyanın beni misafir ettiği süre; on üç gün.  Yavru bir kedi için belki de en belirgin sondu benimki.  İnsanlar nasıl da acıyor şimdi bana, bazılarının hala dikkatini çekmiyorum! Sanırım artık gitmem gerek. Eğer büyük arkadaşımı görürseniz, O’nu çok özleyeceğimi söyleyin olur mu. Ben iyiyim, üzülmesin. 
 Mutlu on dördüncü günler dilerim…

Patikli Süvari

7 Temmuz 2013 Pazar

TUTMASAM DÜŞÜYORDUM!

atlamadan önce bi düşündüm. insan, böyle durumlarda düşünmek için oyalanmayı iyi biliyor sanırım. ve ben, aslında dakik bir kadınımdır. oyalanmak bana göre hayatımdan çalmaktır. insan kendi hayatından çalarsa, kendi hayatının en azılı hırsızı olmaz mı? olur. e olsun. artık kurallarımı çiğnememin yahut çiğnemememin hiç bir anlamı yok, ki zaten birazdan öleceğim! yine de bu ağrıma gidiyor. şuan kendime gıcık oldum. geri zekalı bi sürtük gibi hissediyorum resmen. hah! demek yıllardır kendimi, düzen, kural ve karakterim konusunda kandırmışım! beni gidi yalancı, iki yüzlü kevaşe!

 hayatımdaki herkes tarafından kandırılmam, yarı yolda bırakılmam yetmiyormuş gibi, bir de ben, öz ve öz kendime yapıyorum bunu. artık buna bir son vermem gerek. evet! evet ama kafama takılan bir şey var; madem ki ben hiç tahmin etmediğim gibi bir insanım, Tanrım; o halde neden ölürken dahi yalnızım. neden bu portakal kabuğu görünümlü gerizekalı bedenimi on üçüncü kattan asfalta yapıştırıp, pürüzsüz bir görünüm vermek için gecenin dördünü seçtim! belki de bir kaç saat daha beklemeliyim. en azından insanların işe gidiş saatini! bir kaç vicdanlı insan on üçüncü kattan kendini aşağıya atmak isteyen bir kadın gördüklerinde buna mani olmak için telefonlarıyla anı görüntüleyip facebookta paylaşa bilirler. ardından sosyal medyada popüler olabilir, hatta televizyon programlarına katılıp hayat hikayemi, on üçüncü kattaki dairemin mutfak balkonundan kendimi atmaya karar verdiğim anı anlatıp; bir dizide başrol yada güldürmelikli bir başka televizyon programı sunuculuğu için teklif alabilirim. mantıklı! üstelik avans alıp beş aylık kiramı, üstüne beş aylık kirayı dahi peşin ödeyebilirim. bu harika. Tanrım, beni sevilesi bir zekaya sahip kıldığın için sana minnettarım. 

 insanların işe gitmeye başlaması için hala iki saat gibi bir zaman var. duş almalıyım! intihar girişiminden sonra almak için fırsatım olmaya bilir. yalnız, önce bir şeyler yesem iyi olacak. madem ki yaşamak için  artık bir nedenim var, o halde temel ihtiyaçlarımı yerine getirmeliyim öyle değil mi!

Patikli Süvari

ÖLDÜRÜN O' NU

"Öldürün onu" dedi adam. gözlerinden nefret fışkırıyordu adeta. kulaklarının kızarmış olaması çok normaldi. dokuz yaşında annesini tanımadığı bir adamla yatak odasında sevişirken gördüğü günden beri; ne zaman sinirlense kızarırdı kulakları. "Öldürün onu!" dedi. öldürmek üzerine yaşıyordu adeta. o gün annesinin üzerindeki o adamı öldürmediğine pişmandı. sondan başlamıştı öldürmeye ve kim bilir annesinin üzerindeki  o kıllı adama gelene kadar sıra, daha kimleri öldürecekti. her ölüm, bir provaydı onun için. asıl cinayete sıra geldiğinde, her şey kusursuz olmalıydı.  "Öldürün onu." dedi, çünkü artık "Öldürün onu." dediğinde emrini yerine getirecek fedailer edinmişti yamacına. ilk cinayetini hatırladı bir an; " Öldür onu!" demişti adam. ağzının içinde geviş getirdiği salyaları arasında zor anlaşılmıştı cümlesi. neyse ki tanıyordu, amcasının kelimelerini. yine de zorlandı ilk duyduğunda. çünkü ilk defa, annesinin ölüm fermanı üzerine bir cümle kuruyordu.

Patikli Süvari

4 Temmuz 2013 Perşembe

DEVRİME DUR DEDİ DARBE

"Devrim olmak zorundadır. Bu mecburidir. Devrim olmazsa ne olur? Olmaz. Devrim olmalıdır." diyordu insan. Ayaklanmalar sonucunda, Başka bir ülkenin dış işlerinden sorumlu iç çekişler bakanı şöyle dedi: "Ay bi durun elim ayağım birbirine dolandı."  evet, eli ayağı birbirine dolanmıştı, çünkü tam devrim olacakken, o evdeydi. Can sıkıntısından yahut başka baaazıı sebeplerden dolayı, pek sevdiği bilmem ne ülkesinin dış işlerinden sorumlu iç çekişler bakanına hamur açmakla meşkuldü.  Aslında ne yapacağını tam olarak bilmiyordu. Hamur kıvamına geldikten sonra hem pişi olabilirdi, hem de gevrek... acaba, bilmem ne ülkesinin dış işlerinden sorumlu iç çekişler bakanı hangisini daha çok seviyordu, pişi mi, yoksa gevrek mi? arayıp sorsa mıydı acaba? yok canım daha neler, daha neyi sevdiğini bile bilmiyor intibası bırakmak istemezdi. Hem o gerizekalı sekreteri yok muydu, onunla ağız dalaşına girecek zamanı yoktu. Tam o esnada telefon çaldı. Arayan pek sevgili dış işlerinden sorumlu iç çekişler bakanıydı. O'nu düşündüğünü hissetmiş olmalıydı. Hay Allah! elleri de hamurluydu.  Neyse açıverdi telefonu hamurlu elleriyle. Heyecanlıydı ahizenin diğer ucundaki adamın sesi. Ne dediğini bir türlü anlayamadı.
" Ay dur bişey aanlamadım sen iyisi mi bana vatsaptan yazın bakan bey"

Aradan bir dakika geçmeden mesaj geldi. mesajda şöyle yazıyordu..
" halkı sakinleştiremiyoruz, o yüzden bugün arayamadım! böyle devam ederse devrim olur diyo bizim enişte"
Şaşırmıştı, çok şaşkındı, elleri ayakları, bütün vücudu titremeye başlamıştı. ne yapacağını bilemiyordu. Oysa az önce ne de güzel hayaller kuruyor, hamur açıyordu. Şimdiyse çok sevdiği dış işlerinden sorumlu iç çekişler bakanı kaybedebilir, hatta onunla bir daha asla resmi görüşmeler yapamaya bilirdi.
Tam da an bir mesaj daha geldi "Eniştem diyo ki bu devrime ancak darbeyle dur denirmiş."
Enişte... bu bir lakap olmalıydı. acaba derin devlette miydi Enişte, ya da daha da...yok canım derin devlettir.
kafasına takılmıştı bu. Elleri kaşınmaya başladı. ani bir refleks ile ellerini savurunca köpeklerinden birine geldi. korkmuştu herkes, O da, köperler de... " Ay bi durun elim ayağım birbirine dolandı" diye bir hışımla odadan çıktı. hemen  mesaj gönderdi.
"Enişte' nin mesleği nedir?"
merakla beklemeye devam etti, farkında olmadan parmaklarındaki hamurları yedi. Nihayet mesaj gelmişti.
"Tornacı"
işler iyice karışmıştı. Tornacı'nın açılımı neydi acaba, neyin koduydu! neyse, bunları düşünecek zaman yoktu. Yakın zamanda Enişte ile de tanışırdı zaten. Hamurda bıraktığı yerde öylece duruyordu. acaba araya sıkıştırıp mesaj da sorsa mıydı, 'pişi mi seversin gevrek mi?" diye. Yok yok olmazdı. böyle gergin bir gecede, ayıp olurdu. hem Enişteye de sormak gerekirdi. Tüm bu düşünceleri bir kenarı bırakıp mesaj atmaya karar verdi sonunda.
"Bence de darbe yapın."

Patikli Süvari

2 Temmuz 2013 Salı

...

adım adım uzaklaşıyordu adam dünyadan, varlıktan, çokluktan. bir şey vardı, güçlüydü. o kadar güzel kokuyor ve o kadar ipeksiydi ki hissi. ona doğru ilerliyordu, durmuyordu, duramıyordu. sanki durmak istese, olduğu yerde eriyecekmişcesine  ilerliyordu. ne yolun sonu görünüyordu oysa, ne bir sonraki adımın yeri. öylesine emindi ki olması gereken yere gittiğinden, düşüp kırsa kafasını yine kalkıp devam ederdi. gitti. kayboldu karanlıkta. bir daha asla gören olmadı. dağ gibi adamdı, HİÇ etti kendini .

Patikli Süvari

Muhabbet Gergedanı

sen nefsinin kurbanı olsan, ben senin nefsine kurban. hiç bitmeyen bazı gecelerde, yıldızlar gibi kaysak uzaydan. ölüm gibi sabırdan çatlasak bekleye bekleye kendi sahnemizi... insanlar çay içiyorlar mesela, içi yananlar su, soğuğundan. insanlar içip içip sıçıyorlar muhabbetin orta yerine. onlar gibi olsak, yada en azından muhabbetin orta yerinde bulunmasak...

Patikli Süvari

25 Haziran 2013 Salı

OLUR ÖYLE

Pek Sevgili Nuniş
sen bu mektubu okurken, ben çook uzaklarda olucam... aslında tam olarak Yalova'ya gidiyorum, annemin yanına. ne zamandır görmüyorum kadını bi gidiyim elini öpiyim ayıptır! bi de bu uzaklığın derecesi nedir o da takıldı kafama, kaç kilometre olunca 'çoook uzaklarda olucam' yazabiliyoruz mesela.. bunlar önemli şeyler.. hee uzaklarda olucam diyorum ama, mesela bu mektubu yazarken evdeydim, evdeyken yazdım yani, öyle Yalova'ya gelip, mektubu yazıp, posta falan atmadım. gerçi sen zeki kadınsın anlamış sındır bunu, mektubu postacı getirmeyince. dee yine de benden duymuş ol diye söyliyim dedim. gözlerinden öper, selam ederim.

                                                                                                                                 Yücel Gökçek
                                                                                 

OLUŞUM ve ÖLÜŞÜM

önümde ölümler var. arkam sağlam. sonunu düşünsem belki insanlığımdan da şüphe duyabilirdim. kuşlar kadar hür olmak istemediğimden değil sürekli yürüyor  görünümlü halim. elbette benim de hayallerim var, gizli saklı, kuytu köşe sakladığım kendimden. ucundan kıyısından kendime çektiğimde kendimi, kendi ruhumda yırtıklar seziyor, duruyor, gülüyor, yürüyor, birkaç damla göz yaşıyla karıncaların topraklarına rahmet yağdırıp yoluma devam ediyorum. bir sorunum yok benim! belki senin sorununu dert ediyorum. belki tanrı için üzülüyorum. kendini bir ineğe heba edenlere. kızmıyorum. anlıyorum. yani yaprak düşerken, yıldız kayarken ve şöyle köpüklü bir kahve kaynatırken olduğu gibi. zamanın ilerisinde yahut geresinde değilde, tam olarak olduğum yerde, senden, etkilenmiyor olmak canımı sıkıyor.atlasam düşer miyim? bıraksam kendimi olduğum yere, ya hastanede açarım gözlerimi, ya da bir kalabalığın tam göbeğinde. klişe! yalnız uyanmak isterim, belki bilerek bayıldım. kime ne! bi susun artık, ben bir ölüyüm. yaşam enerjisi istiyorsanız aşık olun. ya olduğunuz gibi görünün ya da... kim olursanız olun, göründüğünüz gibi olduğunuz sürece, gidin. biri sizi davet ediyorsa merak buyurun! af edersiniz ama bence her ölüm; fabrika ayarlarına geri  dönmektir! aksini iddia eden bizim fabrikadan değildir! ve her canlı fabrika ayarlarını tadacaktır.  oluşum ve ölüşümle kalın.

Patikli Süvari

23 Haziran 2013 Pazar

YİNE YAPTIM YİNE OLSA YİNE YAPARIM

sıkıldım yine... bedenimde bir önceki andan şuana yansıyan çelimsiz bir hüzün...
yer yüzünü ziyarete inen, içine dünyalarımı alan sis misali...

ağladım yine...
yağmurun toprağı ıslattığı gibi ıslattım yastığımı...
ve yine yoktu ıslatacak güven dolu bir omuz, çamur kıvamında...

tebessüm ettim...
güneşi gören yağmurdan sonra gökyüzüne gülümseyen gök kuşağı misali...
tüm renklerimi gösterdim tüm renklere, zamana karşı oynadım kozlarımı...

öldüm...her başlangıcın bir sonu vardı ve başka bir şeye başlama tadındaydı her son...
sonsuzluğa inanmanın tadından sarmış olsa gerek zehir ruhumu...zihnimdeki tadıyla ahirin, öldüm...

Patikli Süvari

PİŞT



elim kolum bağlı düşlerime
düşlerim adımlarca uzak bedenime
bulutlu yoğun bir gün ıslak bir kadın
gökkuşağından bi haber kararsız güneş tebessüme
sonsuz bir birlik içndesin kendinle
hakarete uğramış bir şehir kadar baskın haykışın
evsiz bir böcek gibi, telaş içindeki insanın adımında ezilmeye hazır
kendi hayatına veda eden ölü misali aranıyor yeni bir hayat
parmağına uygun bir yüzük beraberinde anlam yüklenen göz bebekleri
sonu olmayan nefes alışverişi
küskün bir baba misali hayatta hissettiği yalnızlığı insanın
öpücük kadar masum dudak sıcaklığında
kim bilir belki bir gün bulursun karşında aynanı
susarsın yalnızlığına...

kimsin?
nesin?
sırf bir bedeni nefesle ayakta tutabilen misin ?

Patikli Süvari

HADİ...


bana gerçeğin nefesindeki kokuyu oyna
eğer kendi ağzından çıkan kokuya yalan süsleye biliyorsan
başka bakışların ardındaki düşün selliğin anlayamadığı bakışlarının ardında -
saklaya biliyorsan pisliklerini,
ıkınmadan seve miyorsan yıldızın gökyüzüne vadettiği çekiciliği...
sarf edemediğin cümlelerini tükürüğüne bulayıp yutkuna biliyorsan...hadiii

BANA HAYATIN BU ALEME SADECE SUNUMUNUN İHTİŞAMLI OLDUĞU BÜTÜN GERÇEKLERİN NEFESİNDEKİ AYNI KOKUYU OYNA...

Patikli Süvari

Tanrım Ben Ne Diyorum






bu gece derin, sonu yok hayallerin

gözlerinde sıkıca tuttuğun bir meşale
aklın yangın yeri, yolu bir düşüncelerin


sen sensiz bir sessizlik yaratıyorsun benliğimde
ben gayri meşru bağırdığımla kalıyorum

ben sanıyorum ki kocaman bir aşığım bu şehirde
kendi kentinde beni düşünebildiğin kadar oluyorum

kadınımın elinde çiçek dolusu bir demet
kendimce mide bulandırıcı ayrılık kokusu alıyorum

gece yarısını bulmuş kol saatim
fikrim sürekli aşkın akıcı zaman dilimlerinde
ve ben, yüzümde baş belası gecenin verdiği ifade ile,
kırmızı ışıkta durmak yerine senin geçmene izin veriyorum

Patikli Süvari

Kırmızı Rugan Ayakkabılı Kız

bir varmış, bir yokmuş, insanların gözünde...günlerden, sakin bir pazar havasındaymış yeryüzü... gökyüzü; güneşin yüzünde tatlı tebessümler oluşturmaktaymış, ve şanslı olanlar; parçalı bulutlu duya biliyorlarmış meleklerin kendi aralarında, ismini dahi bilmedikleri kumral, pamuk tenli kız hakkında, kıkır kıkır yaptıkları fiskosu...

tahta kurularının krallığında, ahşap kokusunun hüküm sürdüğü ve kulak kesildiğinde, dünden kalma yağmurun ezgilerini nemli ahşap tavandan, kapıdan, merdivenden, panjurdan algılatabilecek kadar,geçmişine, düne sadık evinde; annesinin "kahvaltı hazır." cümlesi ile kucak açmış "pamuk kız" bugüne...

güneş, yüzüne vuran ışığı ile "Günaydın." demiş pamuk kıza... yatağının gözleri dolmuş, ağlamaklı, hüzün yüklü sessizliğiyle veda etmiş bir sonraki geceye dek, pamuk kıza...akrep ve yelkovan kadeh tokuşturu vermiş     O'nunla geçirecekleri yeni bir günün şerefine...
terlikleri, heyecanla koşa koşa gelirlerken tatlı telaşları ile birlikte, takılıp yalpalayınca biri, diğer eşi el atıp doğrultu vermiş eşini, küçük ayaklarını yüreklerine sığdırmışlar pamuk kızın...
ayaklanırken pamuk kız, kalbinin eşiğinde sızan yavru kedisini avuçlayıp kucaklamış...kokusu sarmış odayı, penceresinde yaşayan papatyalar ciğerlerine çekmişler müptelası oldukları kokuyu...keyiflenmiş rüzgar...sırtlandığı kokuyu içgüdüsel olarak algıladığı bir adrese ulaştırmak adına yolluğu ile birlikte, taa balkanlardan gelmesine rağmen, gelip geçici olmamak adına, yorgunluğuna karşın, mayhoşça düşmüş yollara...

tüm varlıkların eksik yanıymış pamuk kız...farkında olmadığı tek bir sorun varmış hayatında... kendi eksik yanı... teşhis konulmamış bir hastalık gibi, acıyan fakat henüz fark edilmemiş bir yara gibi hissediyormuş bunu...tamamladığı her varlık, pamuk kızın bu eksikliği karşısında çaresizliklerini zaman içinde gömmüşler papatyaların yaşadığı saksıyı anlamlı kılan toprağa...

sessiz sakin gibi geçen gece, aslen farklıymış diğerlerinden...bir rüya görmüş yavru kedi... bir yalnızlık görmüş... başka bir çaresizlik... sahipsizlik görmüş... eksiklik görmüş... uyanıp uykusundan bir kaç damla ağlayı vermiş fark ettirmeden pamuk kıza...

kahvaltısını bekledikten sonra, eteğinden birkaç parça çekiştirip kendisini takip etmesini söylemiş...anlam veremese de pamuk kız, yeni yeni alıştığı çayından son yudumunu alıp düşmüş yollara kesinin ardı sıra... tek kelime etmiyorlarmış...içten içe yoğun bir heyecan yaşıyor, kalp atışlarına hükmedemiyor, keskin bir mutluluk kokusu alıyormuş pamuk kız... yanıyormuş ciğerleri...

son köşeyi döndüklerinde, yaşam yokmuş artık... umutsuzluklar ülkesine adım atmışlar bir kere. fakat kayboldukları takdirde onları bulacak tek bir varlık dahi yokmuş... sade bir ses...bir ses hariç... ağlıyormuş biri... hıçkıra hıçkıra ağlıyormuş...
sese doğru gitmiş ayakları...terlikler, endişeli gözlerle etrafı kesiyormuş... yavru kedi, arada bir arkasını kontrol ediyor, pamuk kıza göz ucuyla bakıp tatlı bir tebessüm ediyormuş...

iyice yaklaşmışlar sese... bir mağazadan geliyormuş ses...kedi durmuş... terlikler daha fazla ilerleyemeyeceklerini, kalplerinin buna dayanamayacak kadar tükendiğini söylemişler... "Mağazaya ancak sen girebilirsin" demiş kedi... pamuk kız boğazında hissettiği kalbini yerine göndermek için sağlamca bir yutkunmuş... çıkarmış terliklerini... "korkma" demiş yavru kedi.. peki anlamında sallamış kafasını pamuk kız...içeriye bir adım atmış iki adım atmış... üçüncü adımında karanlığa gömüşmüş...birden kapanıvermiş tahta kapı...dışarıya sadece içeriden gelen sesler çıkabiliyorlarmış artık...

-ben; kuytu köşe, sahipsiz bir mağazanın,
ücra, paspal ve yaşlanmış tahta rafında,
senin dikkatini çekme çabası savaşında,
asırlardır, özlemle, gelmen heyecanında,
tahta kurularına karşı, göz yaşlarıyla direnen...
zamanın küf tutmuş tutarlılığına yenik,
hiç bir varlığın, cesaret edip dahi bakamadığı,
ve sadece senin üstüne hayaller kuran,
masalını ruhunun tamamladığı,
solmaktan, en sevdiğin renge dönüşmüş...
senin var olma umudunla yaşayan bir ölüydüm ben...
rüzgar kokunu getirmeden önce...

merhaba...aslen; bir çift kırmızı rugan ayakkabıyım ben...

-Merhaba...demiş pamuk kız...

kedi ve terlikler, büyük bir heyecan ve telaşla duydukları seslerin ardından ne olacağı bekleyişindeler iken... melodik bir gıcırtı ile açılan kapıdan önde umutsuzluklar ülkesinin yeni doğmuş umudunun ağlama sesi... arkasından hayatı boyunca kendini eksik hissetmesine neden olan duygudan arınmış olan, Pamuk kız çıkmış... ve tüm varlıkların hüznü yerini saf mutluluğa bırakmış... sonunda, sonsuza dek; kırmızı rugan ayakkabıları ve pamuk kız birbirlerini tamamlayan varoluşları ile yaşamışlar...

Patikli Süvari

HobAA






kapadım ışıkları...

kapıları kapadım...
aklımı, fikrimi, kalbimi, ruhumu sana adadım...
bu gece,
sessizliğin karanlık kumlarına gömük kulaklarım...

seninle yaşayacağım bir sonraki anın heyecanı var kalbimde...
gönlüm; bir önceki anın özlemi içinde...

ve ben;

kendimden geçip dahil oldum kaderine...
artık ne zaman aynaya baksam...
aynada sen olduğundan değil...
beni tamamladığından görür yüzünü gözlerim...

yani ben;

yakıcı olduğunu zannederdim ateşin...
oysa ruhundan habersizmiş kaderim...

Patikli Süvari

SAHANDA AŞK

yalanın dibi düşer seni gördüğünde
en hakikatli doğrunun boynu bükülür...
gecenin gizemi duman olur, gizemin karıştığında geceye...

ve sabah, kahvaltıda yumurtanı yemeyi unuttuğundan olsa gerek, zihninde ayrıştıramadığın, içindeki eksiklik hissiyatı...

yüzsüz bir aşık adam kapını çalarken,
paralel zaman diliminde telefona bakman gerektiğinden,
densiz bir biçimde aşkı erteleyip, "kim o?" demek yerine
"Alo" demiş olmandan olabilir; gündüz dikkati burnuna çekip, gece; ağlamaktan şişmiş olan gözlerini kamufle etme çaresizliğin...

yine o gecelerden biri...
ve yine ellerinin arasında hüzünlerin...
haberler sana aşık olan bir adamdan bahsetmekte...
bu sefer kablosu kesilmiş -aheste aheste çalmaktan biçare- telefonların..
ani olmakla birlikte, kapı çalar...
pencereden,nefes nefese girer adam hayatına...
günü gelmiş bir çocuk gibi doğar güneş..
sonu gelmiş bir yaşam gibi artık yalnızlık...

günün sabahında iki kişilik hayat,
iki kişilik hayal, umut, ve mutluluk...
en güzeli;
her sabah, "sahanda aşk" tır  kahvaltılık...

Patikli Süvari

SEN?

sen; ülkemin hasretle beklediği, kendine yitik savaşçı...
sen; kalbimin başucu kitabı...

sen; ruhumun, uğruna kendini feda ettiği,
yapayalnız soysuz çiçeği...
sen; uzak dağların ötesindeki anlamsızlıklar ülkesi...
sen; anlatmasan da sen... ben anlarım seni...

Patikli Süvari

Adım Adam

bu gece yalnızlığa oynuyorum kozlarımı
hala cebimde sefil, vefakar kelimelerim
sükunla bekliyorlar Hüzrail' in göz yaşlarını
ne kalem var elimde ne kağıt şeffaf gecede...

yinede umut, dolu gönül penceremde gözyaşlarıyla
ayakları kesilmiş yerden, yer yelkovan içinde kan yaşlarıyla
hangi teldendi muhabbetimiz, aşkımız meşkimiz
meyhanelik mayhoş hallerimiz...

kırıktı kadehlerimiz, gönlümüz kırıktı...
hayallerimiz bir gerçeğe yıkıktı...
görüneni kabullenmek miydi doğru olan...
yoksa kabullenemediklerimiz miydi,
bizi parmaklıklar ardında yaşatan?

bu sebeptendi gidişi ruhumun arnavut kaldırımlarından...
bu sebeptendi yıldızların küskünlüğü geceye
gecenin karanlığa rehaveti bu sebepten...
özü sözü bir kaltaktı İstanbul
ve sana hiç benzemiyordu yarim, İstanbul...

Patikli Süvari

Dinle

bulutlu bir güne açılan bir çift nemli pencerem vardı benim
evimden ayrı sığındığım köşemde sıcak bir kalp
ferah ve kirli suda temiz kalmayı başaran bi canım vardı...
ve akşam 17 :00 sularıydı.. yer çekimi nedeni ile ayakkabımda kendini bulan bir damla hüzün, havayı elinin tersiyle bir köşeye silkmiş.bir çığlık mıydı o? pek yakından da gelmiyordu sanki? karnımdaydı, beynime vuruyordu hırpalanışı.sustum...dinledim onu.sanki sakince, seni; bana haykırıyordu...

Patikli Süvari