27 Kasım 2011 Pazar

Sevgi ve Aşk Hakkında Söylence.

aşk ile sevgi arasında uçurumlar yoktur aslında... aşk, sevginin; yeni doğmuş, körpe, süt kokan, hiç bir tanıdığı olmayan hiç bir hatırası da olmayan aynı zamanda, telaşsız, ve dünya kadar kirli bir yer için fazla temiz, çocuğudur sanki...anne gibidir sevgi... sevdiği için her türlü kötülüğe göğüs gerer gibidir, bir kale gibidir bazen... bazense pamuk gibi yumuşacık, onun kadar beyaz...su kadar saydam...aşkı büyütme çabası içindedir... yaramazdır aşk, haytadır... gözü kara dalar aşkı uğruna... kendine bişey olur mu diye düşünmez... oysa düşünür sevgi, kendine bişey olursa sevdiğini arkasında yalnız komaktan korkar... dili yoktur aşkın... konuşmayı beceremez... birkaç kelimeyle idare eder dünyayı... ve az konuşur sevgi... kesiktir dili... konuştuğunda durur dünya... zaman durur.... işte bu sırada doğar aşk... aslında "aşk" bir zaman aralığıdır.. bir nevi zaman aralığında hissettirir varlığını.... eğer sevgi yüklüysen sen, ancak o zaman doğru şekilde yaşayabililirsin "aşk" ı.... aksi halde özgürlüğüne düşkün bir martı kadar yakın...ve her zaman bir o kadar uzak olur dünyana...

Patikli Süvari

BEKLEYİŞ...

Bütün bekleyişler sessizlik yüklüdür. Kasvetli bir sessizliğe kanat germiş, tüm gereksiz ve anlamını yitirmiş olan kelimelere karşı kalkanları ile savaşa hazırdır beleyiş halindekiler... Görünenin aksine, pek ağırdır, yüklendikleri sessizlikler... kimi zaman tir tir titrer, o koca sessizlikleri yanında cılız kalan bacakları...her halde cıkarmazlar seslerini, bekleyiş halindekiler...
bekleyiş... bekleyiş aslında bir duruş biçimi değildir... aslen, bir tür yalpalanış, yıpranış ve/veya hiçlik biçimidir...
sıranın sana gelmesini beklemek esnasında, aklından; sıradaki diğer insanların yahut insanın ne düşündüğünü değil, sıra sana geldiğinde bu değişime uydurmak zorunda olduğun, ayaklarını düşünürsün...
bekleyiş... bir nevi "insanlık hali" olmaktan nasibini alamayan kavramlardan biridir... tıpkı; toplum tarafından dışlanan bir fahişe gibidir bekleyiş... insanlar konuşur, söver, iç çekerler bazen, içgüdüsel olarak özenirler, çünkü; bekleyiş halindekiler, diğerlerinin de özünde bulunan ve zaman zaman bir uyuşturucu bağımlısı kadar tutkunu oldukları yalnızlığı, doyasıya yaşayanlardır... toprağın suya doyamadığı gibi doyumsuz bir şekilde susup yalnızlığı akıtırlar damarlarından...
bekleyiş.... yani bekleyiş; aslında bir tür yalnızlık biçimidir...

Patikli Süvari

Eşşek Kadar Olmuşsun, Çaresizliğim...

evet... yanlış anlamadınız... bizim; kaderin tüm kahpece  işkencelerine rağmen, yumruğumuzun tam içinde, avcumuzla içli dışlı olan, kalp hizamızdan ayırmadığımız ve biçare bir şekilde yaşama sebebimiz olgusuna büründürdüğümüz, namı, haddini aşmış, boyumuzdan büyük bir çaresizliğimiz var...
evet doğru, anlamadınız...tam anlamıyla hissedemediniz avcumuzun içinde  yanan ateşi... neden söndürmediğimiz hakkında yalan yanlış söylenceleri dudaklarınız arasından özgür bırakmadan edemediniz... belki bilebilirsiniz avucumuzun yandığını fakat üflemek,  hissetmeye yetmez... anlamadınız...
her yağışlı havada, gökyüzünün bizim çaresizliğimize döktüğü gözyaşlarından korudunuz kendinizi... biz çaresizliğimizle yaşlanırken yağmur taneleri altında... siz;  her daim, bizim gözümüzde genç kaldınız... kendinize göre acılarınız vardır elbette, yüreğiniz yanıyordur belki... belki yarın uyanmak istemiyorsunuzdur... belki sadece karanlıkta özgür hissetmeniz kendinizi, bundandır...acılarınızdan... kimse görmesin, göremesin, sizi güçlü zannetsin... insanlar bu zan ile sizi yüceltsin gözlerinde, gönüllerinde sizin için ayırdıkları kefe farklı olsun  istiyorsunuzdur... hakkınızdır...
fakat, sizin de bizim için hissettiğiniz gibi; aynı şekilde, sizin acılarınızdan da bizene...dinleriz, anlamaya çalışırız belki ama, hissedemeyiz ki sizin hissettiğiniz kadar... kendi acı çaresizlimiz var bizim... tüm benliğimizi, hissetme kapasitemizi ona adadığımız...
anlamaya çalışmayın, görmeye de... bakarsınız falan ama.. göremezsiniz isteseniz de... bulaştırmayın bizi kendi acılarınıza... fena halde acıtabilir durumdayız size özgü acılarınızı... yakabilir, hissedemediğiniz ateşimiz sizi... kendinizi ve sizi siz yapan acılarınızı, acı çaresizliğinizi, küçük görmenize sebep olabilir hallerdeyiz...  Bir müddet de olsa rahat bırakın bizi...

Patikli Süvari

YALNIZLIĞIN SOL KÜREĞİ...

 yalnızlık... sırtında yer etmiş, rahatsız edici teri, soğuk ve dayanılmaz kılan rüzgarın küstahlığında gizlenir bazen... bazen de gözlerinde... gözlerine her baktığımda gördüğüm o korkunç yalnızlık...o koca sulietim...yok olmuşluğum... yüzümde yalnızlığa dair çizgiler... hayatımdan her gidenin ardından yaşanmışlıklara atılan çizikler... ve  burnumda kesin bir kan kokusu...
yalnızlık... dudaklarının arasında o pis bakışlarıyla, kelimelerinde, cümlelerinde, ses tonunun  rengarenginde  gizlenir bazen...
senin; "gitmek"  adına her seslenişinde, benim; burnumda keskin bir ecel  kokusu...

Patikli Süvari

İTİRAFNAME...

kendine itiraf edebilir mi insan? bir tür itiraf mektubu yazıp, kendine postaladıktan sonra, büyük bir heyecanla postacıyı bekleyip titreyen ve terli elleriyle, merakını dindirmek niyetini sırtlanıp başlasa mesela okumaya... içinden, dışına gelen o meşru mektubu... daha kolay olmaz mı? bir başkasının itirafını öğrenirmişcesine... elinden geldiğince yargılasa... küfretse.. dalga geçse... birkaç saniye komidinin üstündeki fotografa dalıp, nem düşürse gözlerine... elmacıkları, sağnak bir yağıştan alabildiğine alsa, nasibini... hoş olmaz mı? hayat o zaman daha boş ve anlamlı olmaz mı?
kim kendine itiraf edebilir ki... kim üstüne gidebilir... kim kaçmadan edebilir...???

Patikli Süvari

'UMUT'KANLIK

kararmış ortalık... insan gözü ile görülemez olmuş göz önünde yaşanan hiç bir duygu...sararmış sevgiler... pembeleşinceye kadar kızartılıp, tüm vitamin değerinin kaybedilme olasılığına karşın, karşılıksız bir mide bulantısı bırakmış gerisinde...
karanlığın göbeğinden geçerken uğramış hatıralar, zihne... engellenmiş aşklar ve ardından alınlarında pişmanlığın simgesini taşıyan kararlar, kararsızlıklar bir bakış atmış duygusal görünmezliklere...
görülmeye görülmeye unutulmaya göğüs germiş verilen sözler, vaadediler hayaller... yaşanmaya yaşanmaya pas tutmuş heyecan dedikleri ara sıcak bir duygusal bağımlılığın dibi...gömüldüğü yerde unutulmuş kör bir savaş baltası gibi...
ışıldamış ortalık... kelimeler cümlelerle sevişmiş, içte içe... tüm insanlığın şahsına münhasır iç seslerinde...hatıra gelmemiş, karanlıkta yaşananlar.. bir ışıldamış ortalık... gözün  görebildiği her şeyle, bir duvarla, hatta aynayla avutmuş kendini insanlık... gönlün görebildiği ise ezeli bir karanlık...unutulmaya dahi sadakatle, zifiri karanlıkta dahi hoş görü ve sevgiyle, gönül,  koymuş başını sol yanına... kalbinin sesiyle yol almış, senden uzak unutulmuş rüyalara...

İNSAN

Tutmaz insan kendine verdiği sözü... söz verir hiç bıkmadan usanmadan, olur olmaz vakitlerde yeminler eder...bir daha der, bir daha asla... "söz"  der...dönüşü olmayan bir söz...

   ve... an gelir, şöyle bir göz ucuyla bakar önce. sonra döner sözünden, kişiliksizmiş gibi görünen bir zaman aralığında... affeder insan kendini, hiç kimseyi affetmediği kadar saf, hiç kimseyi anlayamadığı kadar anlamış bir biçimde affeder kendini... tövbe eder önce, sonra tövbe etmeye tövbe eder... affeder insan kendini... sever... hiç kimseyi sevmediği kadar saf, hiç kimseye duymadığı kadar güzel bir biçimde...

  bir başkasını affederse bu şekilde, anlarsa her durumda bir başkasını... bir başkasının verdiği, ardından döndüğü sözü kusursuz bir tebessümle karşıladığı, her baktığında içindeki asli temizliği görüyorsa, tıpkı kendinde gördüğü gibi her aynaya baktığında... tıpkı kendine duyduğu, o tanrısal
sevgi gibi, seviyorsa bir başkasını... ve buna bir isim bulamıyorsa, kendine duyduğu sevgiye bulamadığı gibi... hayatı boyunca, ilk defa "İNSAN" olmayı tatmış anlamına gelebilir bu.

Yolculuk...

gidilesi yollara yakışır, insanın içindeki "gitme" dürtüsü...
oysa sen, hiç yakışmıyordun gitmek istediğin yola... oysa sen; fazlaca yol kat etmiştin zaten, bana gelirken... sen; bana "gelmek" adına atmamış mıydın yoksa "gitmek" adına, ilk adımını?
Hani sen şimdi, daha soluklanmadan, dinlenmeye dahi meyletmeden bende, gidiyorsun ya;
Ne gittiğin yol yakışır sana, ne de sen gittiğin yola...
Hani, sen  şimdi gidiyorsun ya; ne gittiğin yol, seni yolcu bilecek...
Ne de;  boğazının kuruluğuna su olmak isteyen her hancı, bana benzeyecek...

BODRUM KATI...

adam, acılar çekmekteymiş aldığı her nefeste... Kadın da... Gözlerinden okunuyormuş acıları... Kadının; geceleri, başını yastığa koyduğunda ağlayıp ağlamadığını bilmemekteymiş adam. Fakat görebilmekteymiş adam, kadının;  gözünün kuytusundaki akmaya pek meyilli bir damla yaşı... Belki de, ağlamaktaymış kadın geceleri, tıpkı adam gibi...
 Tüm bunlar yaşanırken iki ayrı ruh arasında; Tanrı, yukarından; yüzünden düşürmediği tebessümü ile adamın ve kadının çaplarından taşan hüzünlerini izlemekteymiş...
Çünkü; geleceği sadece "O" görebilmekteymiş...

"son" luk...

hayır! bana yalanlar söyleme...her yalanda, insan; kendi ölüm silahını kendine emanet eder, her sahtekar günahında daha sıkı sarılırmış emanetine...
hayır! bana doğruları da söyleme! çünkü; insan her gerçeği öğrendiğinde, o kadar yaklaşırmış kendi kendinin ölümüne...
fakat acı olan neymiş biliyor musun dostum... arkadaşım... sevgilim... acı olan neymiş biliyor musun? acı olan; kabullenememekmiş... yakıştıramamakmış kendini kendine... acı olan; ait olmadığın yerde, kalmaktan başka çaren olmamasıymış...
o yüzden, şimdi git... git kafamın içinden... sevmek istemiyorum seni artık!  git...! git, bırak beni kendime...!
yada dur... haklısın belkide... belki; bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?

SEN...

sen; ülkemin hasretle beklediği, kendine yitik savaşçı...
sen; kalbimin başucu kitabı...
sen; ruhumun, uğruna kendini feda ettiği,
yapayalnız soysuz çiçeği...
sen; uzak dağların ötesindeki anlamsızlıklar ülkesi...
sen; anlatmasan da sen... ben anlarım seni...

BAHAR GÖÇÜ

dilimde yarıklar bıraktı sana söyleyemediklerim... damağımda kan tadı var, dudaklarımda adın... adının kana bulanma ihtimali  korkusundan, kıpırdamaz dudaklarım...
beynimin derinliklerinde pırtılaşmış umudum... senin üstüne kurduğum hayallerimin dibinden geçmiş, haysiyetsiz bir fay hattı...sen, benden gidip kurtarsan da kendini, şehrim; yıkılıvermiş, aklımda kalan son tebessümün üstüne...
ayaklarım kesilmiş yerden.... tıkanmış sana atan can damarlarım...kanım, senden geçip, içimdeki boşluğa atmış kendini...
şehre uğramamış bir daha, bahar... o da gitmiş senden sonra... sen gelmeden de, gelmezmiş asla...
duydum ki; bahar da, senden umudu kesmiş... baharı hak eden aşıkların yaşadığı, başka bir şehre yerleşmiş...

Ölülerin Çığlığı

adamın mabedinde derin bir sessizlik barınıyordu... öyle ki; bu güne dek, kurduğu tüm umut dolu cümleler ölmeye meylediyordu sanki... gözleri; dünyanın bütün sessizliklerini içinde hapsetmiş gibiydi...ve, öylesine acıydı ki; etrafta bu sessizlik silsilesini azad ettirecek cümleyi, sarf etmesine neden olacak hiç kimsenin olmaması... öyle acıydı ki; bir kenarda susup, eski yalnızlığını, kimsesizliğini, sevgisiz,sevgilisizliğini benimsemesi... öyle zordu ki...cıtı çıkmıyordu... her an, sevdiğine karşı inancını biraz daha yitiriyordu...öylesine acıyordu ki içi.. içinin acısından, uyku; adamın gözlerinden içeri girmeye korkuyordu...
günler geçti, 'O' sustu... melekler de öyle...artık; 'hiç' kimse, o saf sevginin sesini duyamıyordu...

ÖLÜM NOKTASI

gitti... gözlerinde yazıyordu gittiği...okumama fırsat vermeden, gitti... elleri; uzakların kokusunu barındırıyordu... baharı küstürmüştü şehre... mevsimlerden 'yaz'dı, ve 'yaz' da eksi derecelerde yaşanıyordu... öylesine baskındı ki; bu aşkın gözlerinde 'sonbahar'... hiç bir mevsim gözlerinin önüne geçemiyordu...
gitti... kağıtlara döktü gittiğini...ardısıra, hatıraları bir bir toplayarak gitti... sevgisini boca ederek göz yaşlarıma... gitti...garanti kapsamına girmeyen 'yarını' uğruna 'bu gününü' terk etti...

1 saat...

1 saat ne kadar zamanda geçebilir? ya içine neler alabilir? kaç duygu? kaç değer? kaç ölüm? kaç doğum? kaç karar? 1 saatte kaç insanın hayatı mahfolabilir? ve buna karşılık, kaçınınki renkli hale bürünebilir?
bazen geçmez 1 saat... bazen hiç olmadık anda geçer... öyle bir geçer ki hemde, yakalayamaz insan... insan, aslında peşinden koştuğu çoğu şeyi yakalayamaz... böyle durumlarda, bir sonraki 1 saati beklemek gerek sanırım... ve bazen geçmez bir saat... hasretle gelir sarılmıştır sanki sana... gitmek dahi istemiyodur sanki... öylesine içine çekmeye çalıyordur ki... sanki ömrün boyunca yanında kalmak istermişcesine... ve bazen; 1 saat, zaman tarafından da unutulmuş olabilir... yalnız ve kimsesiz kalmış olabilir... hayatını o 1 saate bağlayan kimse olmadığında, öylesine gelip geçtiğinden, koşar ayak, ayak yoluna gidip, pisliğin içinde, üzerine kilitlediği kapının ardında, tertemiz göz yaşlarını pisliğe akıtmış olabilir... olamaz mı?

HÜZÜN GECE DOĞAR

her gece bir ölü bulunur, sessizlik tarafından... her gece bir ölünün içinden binlerce ölü, çığlık çığlığa seslenir geceye, göğe, yıldıza, Tanrıya... her gece, aynı ölüden aynı sıkıntı doğar geceye... doğumuyla birlikte, ölünün tüm reankarnasyonal inancını, kendi geldiği yere gömen, hiç bir rüzgarın sırtlanamayacağı bir sıkıntı... karanlığa gömülür ölü... hiçlik vasfına eriştiği, her sıradan geceyi, diğerleri için de sıradanlaştırıp, bir müddet sonra uyuyor taklidi yapmaktan alamaz benliğini... her gece, aynı ölü, aynı kasvetli sıkıntısını doğurmak sureti ile cebelleşmekte iken, aslen hiç bir kimse tarafından bulunmamaktadır... bulanmaktadır ama gecenin midesi...  çünkü; her ceset, aslen sıkıntısını doğurmak evresinde kokmaktadır...

OCAKTA ÖLÜM KALMIŞ...

dibi tutmuştu ölümün, tadına bakma hevesimizi yitirmiş; başka ellerden çıkma, ikinci el bir ölüm sipariş etmiştik...yediremedim  ayrılığı, tüm ısrarlarıma karşın, bize... her sokak çıkmazdı ve çıkar ilişkisine dayıyordu sırtını her tebessüm... oysa yüzündeki tek bir tebessüm, beni mutluluğun en saf, en alışagelmedik boşluklarında, içimdeki veledin eşsiz kahkalarıyla, asılı kalmaya zorluyordu, tatlı bir dille...  durdum... düşündüm durdum... kendimde aradım hatayı.. aslında ben hep kendimde, senden bir şeyler aradım... kelimelere döktüm kendimi... kendimden yittim. ve ben bittim...

Ölüm, Masal ve Gerçek...

hiç bir şeyin anlamı, her şeyin anlamsızlığına eşittir ve ölmek; bir ölü için gereksiz bir hayaldir...
kesilmedik cümle bırakmamışcasına virgüle boğulmak, parantez içi açılımlar karşısında boyun bükmekle aynı ağırlıkta olup;
kendinden emin bir kedi kadar dört ayağının üstüne düşeceğini düşünen, emeklemeyi yıllar önce terk etmiş bir insan evladı için
saygı gösterilmemesi gereken durumlardan biridir...ney!
oysa; insan bir hiçtir. aslen bir piçle doğru orantılı da olabilir bu söylem... kendine gelmeden uğradığı bir kaç yerden sonra yanlış sapaktan girip kendini bulma çabası esnasında aklını kaybetmiş olabilir... ya da tüm gerçekliğiyle hayatı uvuçlayıp, ardından gözlerini kapatıp masallarla karşılaştırmış yahut tartmış olabilir... gereksizce sormuş da olabilir kendine; " bir kilo gerçekmi daha ağırdır yoksa 1 kilo masal mı?" ve bu soru, kendisine; cevaplayamayacağı kadar ağır gelmiş de olabilir...ve nihayetinde dalmıştır sükunetle, uykuya.  yada geçerli bir süre için, ölmüşte olabilir!

Mars' ın Kızı...

hiç bir şeyin anlamı, eşitti; her şeyin anlamsızlığına...
aşk; ayrılmıyordu şeytanın kıçından, ve ne hikmetse;
sevgiyi simgeleyen 'Tanrı' yı işaret ediyordu, kuyruk ucundaki ok...
gözleri, insanı; ucsuz bucaksız bir anlama sürüklüyor,
cümleleri ise; anlamsızlığın koynunda, en nadide ninnilerle uyutmaya meylediyordu...
dudağındaki uçuğun bir serüveni olmalıydı,
dizindeki yıllanmış yaranın bir hikayesi...
tırnaklarını yemiş olmasından belliydi, uykusuz gecelerindeki volta şiddeti...
karanlıktı, bir uğultu vardı çemberinde ve isyan, cümlelerinde...
oysa yoktu yüzünde, içindeki çocuktan eser...
aceyle vapura yetişmeye çabaladığı bir sabah, çekmecede unutmuş olmalıydı...
yanıma geldi, oturdu.
bir kahve söyledi kendine...
titriyordu kirpikleri...
bir sandalye çekti Hüzrail, o da masadaydı.
'O' na bakıyordu, çenesinde kanatları...
titreyen elleriyle, zamansızlığın tam ortasında,
gitmek ile kalmak arasında, bir sigara yaktı...
ve o an, bütün tebessümler ilk nefeste alev aldı...
"yanlışım" diyordu hüzünle, "yanlışım"...
oysa; O' nun yanlışları ile benim doğrularım, birbirlerinden tamamen farksızdı...

DOSTUM GECE' YE

kadim dostum gece; uzun yıllar geçirdik birlikte... korkuyordum önceleri senden.. aslen, kendimden korktuğumu bilmeden... içinde sakladığın ve nadir zamanlarında uykundan uyanıp büsbütün tatlılığınla, armağan ettiğin bazı cümlelerin vardı senin, farklı seslerden... oysa ben korkardım.. titrerdi ayaklarım... duyardımda seni ama duymuyormuş gibi yapardım... sonra sen geldin bir tür uyku halinde iken ben, üzerimi örtüp bir buse kondurdun şakağıma...işte o an sevdim ben seni... o an tanıdım işte... sıcaklığını, senin; aslen benim derinliklerim olduğunu o an anladım... o an anladım; kendime itiraf edemediklerim olduğunu... sen; beni bana sundun dostum... sen anlattın bana, kendime dahi söyleyemediğim üzüntülerimi, ürperti ve sırlarımı... sen; benim kendimi duyma ihtimalimi olağan kıldın dostum... sağol.

O SABAH...

hayat bir insana ne kadar gülümseyebilir? ve bir gülümseme ne kadar sürebilir...? bir gün, tüm monotonluğuna nazaran, diğerlerinden ne kadar farklı başlayabilir? ve insan bir güne kaç adım geç uyanabilir? açığı kapatma iç güdüsü ne denli baskı yapabilir bir kalbe? ya da bir tost ne denli süslenebilir?
ömür... bu bir isim olabilir... yada bir bakış açısı... belki de hayat felsefesi... hayat... bir gülümseme; akla trajik bir tereddüt varıncaya dek sürebilir... bir gün; tüm monoton kiselliğini koruduğu halde, olabildiğine değişken tavır sergileyebilir...  ve insan; belki de tam zamanında varmıştır hayata, aklında geç kaldığı düşüncesi volta atmasına rağmen... ve bu volta süreci bitene dek açığı kapatma iç güdüsü süregelebilir... ve bir tost, sıradan bir insanı şaşırtacak kadar kokoş olabilir...

Tanrı' ya İnanmaz ama Severmiş Meleklerini...

Bir ölü oludğu halde, yaşamak ister mi hiç insan? Nedene bağlıdır bu... Bağımlısı olduğu yahut olacağı kalbe bağlıdır... İçinde yaşattığı ve kimselere göstermeye dahi kıyamadığı umuda bağlıdır...
Umut, insanı; ölü olduğu halde ayakta tutandır... Aşığı olduğu kalbe koyup başını, uyumaya meyletme umudu; bir eliyle kıyısındaki dala sıkıca tutunma halini yaratır, sonunu göremediği, dibi zifiri uçurumun...
Ve aslında, uçuruma yürüyen de, kişinin ta kendisidir... Tamamen istemek ile doğru orantılıdır bu! Can havliyle yaşamak sevgiyi... Sevgi ise; sevgili ne kadar uzaksa, o kadar yakındır insana... Dalga geçer gibi uğraşır insanla... Ve aslında, kişi bunu bile bile yürür uçuruma... Ve korkusuzca... Tedirgindir içten içe... Ve tedirginlik; tanıştığı anda adını unuttuğu, şahsiyetsiz bir şahıs olmaktan kendini alıkoyamamıştır kişinin belleğinde...
Uçurum kıyısındaki dal ise, bile isteye orada filizlenmiştir aslen... Kişinin kendisine tutunacağı gün için büyütmüştür kendini... o an için yaşamıştır o güne dek... Günü geldiğinde, görevini başarı ile başarmak adına dayanmıştır, kendini fethetmeye yönelik tavır sergileyen nağmert rüzgarlara...
Öyle bir büyütmüştür ki kendini... kökönü öyle sağlam salmıştır ki toprağa... yaşanacaklar yaşanana dek, her tökezinde, son anda tutunması için kişinin, zifiri uçuruma dost olmayı dahi sindirmiş içine; tebessümle hatırlatır kişiye ölüme yakın, son ve sonsuz umudunu...

HABERSİZ ÖLÜ...

aslında sen; yalnızlığın sabahında aldatılmışsındır,hiç bilmediğin ve bilemeyeceğin bir başka kişiyle. İzlerken masumiyetinin güzelliğine vurulduğun sevgilinin rüyalar aleminde. aslında sen; yalnızlığın sabahında vurulursun, sevgilinin uykuyla uyanıklık arası, zaman diliminde... haberin olmaz öldüğünden... cenazeni kaldırırlar yalnızlığının sabahına, sen; uyanmasın diye dualara gömersin kendini, masumiyetiyle vurulduğun bedenin başucunda...

25 Kasım 2011 Cuma

Tesadüfi Kader

kanatlanmış sabahın ilk esintisiyle, sırtına gün ışığını yüklenmiş sade yada az şekerli bir hayal. ölümden uçarak kaçmış. kendini çırılçıplak hissiyatından alıkoyamayan bir portakal utangaçlığından dahi nasibini almaktan aciz
soytarıların çığlıklarına bir son vermek için, için için döküp göz yaşlarını kırmızı başlıklı kız; üsküdardan beşiktaşa bir vapur seferinde, yedirmekteymiş, parça pinçik ettiği; her un tanesinin, her bir yerinde umutlarını gizlediği simidini... hem, ölümden uçarak kaçan hayal, hem kırmızı başlıklı kız bi habermiş su almakta olan sandaldan... oysa kaderleriymiş; sandalın batmasıyla, ölümden uçarak kaçmakta olan hayalin, kırmızı başlıklı kız ile 'Tesadüf'  eseri karşılaşması...

18 Kasım 2011 Cuma

BAHARIN VARIM ÇİLESİ...

tuttum göz yaşımı kolundan, kuytuya çekip anlattım sana olan sevgimi... gönlümü, hüküm giydiği cezaevinde ziyarete gittim bugün...günlerden hazin bir perşembeydin... gönlüm hükümlü... gardiyanı sendin... gönlümü bana hissettiren de, benden ayıran parmaklıkların da hüznüne muzdarip bir kaderdin...
kurallar çerçevesinde yaşanabilir mi bir aşk? sendeki aşk benim, bendeki ise senin tenine karanlık tüneller kazmaya adamaz mı ömrünü?
tenine değmezse, kalakalır nefessiz, tenim... yutkunur, içimde biriktiririm sana emanet edemediğim, sarf edemediğim olanca kelimeyi...kurutacak mecali kalmaz elmacıklarımı, güneşin... sen, bana gelmeden gelmez de bahar...dokunmadan tenime, güneş değmez çiçeklere...
mevsimsel bir soğukluk diye düşündüklerinden; sevgimizden bi haber,sevimsiz bir biçimde, çığlıklarımızdan, isyanlarımızdan korunmak adına kalın giyindiklerini bimez, faniler...
ve, sen bana gelmeden, kuralları çiğneyip diskalifiye olmayı cesaret etmeden, gelmez bahar... yürüdüğün yolları ısıtmak için cebelleşsede güneş.. ardısıra; biz korkusuzca el ele yürümeden, gelmez bahar...

14 Kasım 2011 Pazartesi

YOLCULUK

gidilesi yollara yakışır, insanın içindeki "gitme" dürtüsü...
oysa sen, hiç yakışmıyordun gitmek istediğin yola... oysa sen; fazlaca yol kat etmiştin zaten, bana gelirken... sen; bana "gelmek" adına atmamış mıydın yoksa "gitmek" adına, ilk adımını?
Hani sen şimdi, daha soluklanmadan, dinlenmeye dahi meyletmeden bende, gidiyorsun ya;
Ne gittiğin yol yakışır sana, ne de sen gittiğin yola...
Hani, sen  şimdi gidiyorsun ya; ne gittiğin yol, seni yolcu bilecek...
Ne de;  boğazının kuruluğuna su olmak isteyen her hancı, bana benzeyecek...

NASIL BİLİRDİNİZ?

faili belli bir cesedim ben.kendi sebebiyetimin katili oldum.sen tarafından kaybedilip, "gitmek" mecburiyetinde bulundum senden.öldüm...  kendi  yalnızlık lanetimin maktülü oldum...
duydum ki, sen de gitmişsin buralardan... kaybolmuşsun bir süre önce... duydum ki, en son, otopsi sonucunda, kalbimde bulunmuşsun...
senden sormuşlar beni, ağzından tek kelime çıkmamış... kalbine hiç kimse girmemiş...ağlamak gelmiş dışından, içeri buyur etmişsin... girmemiş... tam şuranda takılı vermiş acı bir muhabbete... kızarmış yanakların böyle durumlarda kapı önü,  hüznü bol muhabbetlere... susmuşsun... hiç kimse anlamamış gözlerinden seni, benim anladığım gibi...
ve sen... bir kaç asır, yasımı tutmuşsun kalbinde...  benim yerime................